31 Aralık 2007 Pazartesi

Yeni Yıl, Bir Anlaşma ve Bir Rüya

Dün gece oturdum, 2008’den neler beklediğimi listeledim. Hiç abartmadım, hepsi gayet olabilir, rahatlıkla yerine getirebileceği şeyler 2008’in. Mesela abartıp bir yelkenli istemedim, bir mini cooper da istemedim… Sonra dedim ki “bak 2008, işte bunlar benim senden istediklerim, şimdi delikanlı ol biraz, dikil karşıma ve sen benden neler istiyorsun, onu söyle” dedim; sustu maalesef. Bekleyip görmek tek çare sanırım…

Bu arada, 2008’le çok cebelleşmiş olmamdan mı yoksa bu aralar denizle ilgili çok konuşmamdan mı bilmiyorum ama dün gece rüyamda, 2008 bana Ankara’da yaşamayı getiriyordu; bir iş teklifi almışım Ankara’da bir firmadan, “yok, ben burada yaşayamam diyorum” içimden ama işi de kabul ediyorum. Nasıl yaşayacağım ben bu şehirde derken uyanıverdim kan ter içinde; bugün fırsatını bulup sahilde yürümek gerek bu rüyanın üzerine… KISSADAN HİSSE: Siz siz olun, 2008’e fazla efelenmeyin; daha gelmeden kabus olup rüyalarıma girdi benim!!!

Herkese mutlu ve güleç yıllar diliyorum. Her şey gönlünüzce, gönlümüzce olsun; hak ettiğimiz kadar güzel olsun; ne fazla, ne eksik…

29 Aralık 2007 Cumartesi

Sobeye Ebe: Hakkımdaki Yedi Gerçek

Sevgili Müge sobelemiş beni, hakkımdaki 7 gerçek hakkında. Kendi hakkımda bildiğim, bilebildiğim 7 gerçek:

  • Sınav fobisine sahip bir insanım. Ama öyle böyle değil, sınav denilince elim ayağım birbirine dolaşır. Gereksiz olduğunu bildiğim halde yine de aşırı panik yaparım… Hayır, bazen kendime, haddimi bilmezliğime de kızıyorum: Madem sınav fobim var; hadi üniversiteyi bitirdik de benim işim ne doktorayla falan… (Malum, bu aralar yeterlilik telaşesi var ya; o yüzden bu konunun bu kadar önem kazanması :)))) Hatta yeterliliğe, öğrencilik hayatımın sondan bir önceki sınavı olarak bakıyorum. He he)
  • Gülriz, yeter artık deniz de deniz diyeceksiniz ama ben denize aşığım; denizsiz bir şehirde yaşamaktan korkarım hep, canım sıkıldığında başımı alıp yanına gidecek kadar yakın yaşamak isterim denize; sırf denize yakın olmak için vapura bindiğimi bilirim; kendimi birkaç saatliğine de olsa mavi sulara bırakabilmek için her türlü yorgunluğu göze alabilirim vs vs (Bir anı: Okuduğum lise Ortaköy’de, Boğaz’ın dibindeydi; ne güzel her gün denizle iç içeydim… O yıllarda Deniz isminde bir arkadaşım vardı; ben “denize aşığım” dediğim bir gün “ben de sana aşığım” demişliği, benim de hönk diye kalmışlığım vardır :))))))
  • Deniz yoksa yeşille iç içe olayım isterim. Yeşil çimenlerin üzerindeki bir hamakta kulağımda müzik, elimde bir kitap eşliğinde sabahtan akşama kadar yatabilirim; yeni kesilen çimenlerin kokusunu çok severim; üzerine kar yağmış ağaçlara bayılırım.
  • Çocukluğumdan beri türlü türlü lakaplarım olmuştur: Civciv, kedi, sincap, yavru ördek… Dikkat ederseniz, hepsi birer hayvan :)) Merakla beklemekteyim, bir gün beni insan evladına benzetecek birileri olacak mı diye…
  • Saçlarımı boyatmaktan çok korkuyorum; sanki saçlarımı boyatırsam ertesi sabah kel kalkacakmışım gibi çok korkuyorum… Eğer korkumu yenebilseydim, saçlarımı kızıla boyatmayı çok isterdim.
  • Yalnızlık, bazen sığınılacak muhteşem bir liman olsa da ben insanları çok severim, yalnızlıktan sıkılırım. Mümkünse sessizliğimde bile yanımda birileri olsun, ben onun yanında sessiz kalayım isterim; tek başına tatil nasıl yapılır, bilemem; yalnız yenilen yemekten hiç mi hiç keyif alamam; sinemaya bile yalnız gitmekten pek haz edemem… (Bir tezat: Kitap okurken ve çalışırken rahatsız edilirsem çok bozulurum)
  • Özellikle anneanneciğimi kaybettikten sonra, yaşlı insanları –özellikle yaşlı kadınları- daha da bir sever oldum; yeni tanışmış olsam bile kendimi dizlerinin dibine oturup ellerini tutmaktan alıkoyamıyorum; hepsinde bir parça anneannemi görüyorum.

Şimdi geldik ebeleme kısmına: Ben de vakitleri olursa Günebakan Hülyamı, Taze Annecik Pınarımı ve canım Selenimi sobeliyorum.

25 Aralık 2007 Salı

Ennnnnnn Tatlı Hediyeler

Bu aralar bana birşeyler oldu, ciddi ciddi etkinliklere falan katılıyorum. Hadi hayırlısı...

Benim için en tatlı hediye kurabiye galiba... (Acaba pasta falan yapmayı beceremediğim için olabilir mi? Neyse canım, karıştırmayalım bu kısmı). Yumuşağını, kıtır kıtırını; süslüsünü, sadesini; kakaolusunu, tahinlisini, her türlüsünü yiyebilecek bir potansiyele sahibim. Biraz süslenip güzel bir tabağa dizildiklerinde ya da şöyle süslü bir kutuya konulduklarında güzel bir hediye de oluyorlar. O zaman yaşasın kurabiyeler!

Burçinciğim ne güzel düşünmüş, bu etkinliği Sevgili Esra'ya ithaf etmiş. Ben de etkinliğe Esra'nın bisküvi kıvamındaki kıtır kıtır kurabiyeleri ile katılmak istedim.

Malzemeler

  • ½ paket margarin (oda sıcaklığında)
  • ½ çay bardağı sıvıyağ
  • 1 su bardağı şeker
  • 1 yumurta
  • 1 çay bardağı kakao
  • 1 paket vanilya
  • 1 çay kaşığı (tepeleme) kabartma tozu
  • Aldığı kadar un

Hazırlanması

  • Oda sıcaklığındaki margarini ve şekeri, krema haline gelene kadar mikserle çırptım. Sıvıyağı, yumurtayı, vanilyayı, kabartma tozunu ve kakaoyu ilave edip karıştırdım. Kulak memesi kıvamını tutturana kadar un ilave edip yoğurdum.
  • Yoğurduğum hamuru bir buzdolabı poşetine koyarak, buzdolabında 30 dak. kadar dinlendirdim.
  • Dinlenen hamuru merdane ile 1 cm kalınlığında açıp, kalıp yardımıyla keserek fırın tepsisine yerleştirdim ve önceden 150 dereceye ısıtılmış fırında 30 dak. pişirdim.
  • Kurabiyeler soğuduktan sonra, bir kısmını şeker hamuru ile kapladım, bir kısmının da arasına fındık ezmesi sürüp, üzerlerine şeker hamurundan süsler yapıştırdım.

Bunlar da klasik kurabiye tarifiyle yaptığım kardan adam ve kar tanesi şeklindeki yılbaşı kurabiyeleri. Azıcık şeker hamuru, jelatin, biraz kurdele ve şık bir kutu ile güzel bir hediyeye dönüştüler. Yalnız kardan adamlar ile kar taneleri arasındaki orantısal problem hemen göze çarpmakta :))

16 Aralık 2007 Pazar

Yeterlilik Turtası

Bakmayın siz benim "yeterlilik turtası" dediğime, Işıl ona "elmalı dilimler" diyor ama yaklaşan tarihten dolayı, bu aralar benim gözlerim herşeye yeterlilik yeterlilik bakıyor... Evet yeterlilik sınavı kapıda, bir aksilik olmazsa Ocak sonu ya da Şubat başı gibi olacak. Zaman yaklaştıkça beni bir telaş aldı; fırsat buldukça (gerçi sözünü ettiğim bu fırsat pek bulunamıyor ama neyse) ders çalışmaya çalışıyorum. Benim ders çalışmaya çalışan bünyem de, kahve istiyor, çay istiyor, eee bir de yanına tatlu tatlu birşeyler istiyor. Kurabiye el oyalıyor, pasta saatler alıyor, kekten de bıktım derken Işıl'ın Elmalı Dilimleri yetişti imdadıma... Çalışma esnasında tatlu krizlerine giren bünyeme yaranmak için şeker miktarının azıcık artırdım, içine fındık yerine ceviz kattım, başka da birşey yapmadım...

Malzemeler

Hamuru için:

  • 125 gr tereyağı (eritilmiş ve soğutulmuş)
  • 1 çay bardağı sıvıyağ
  • 1 çay bardağı yoğurt
  • 2 yemek kaşığı toz şeker
  • 1/2 limonun suyu
  • 1 çay kaşığı tepeleme karbonat
  • un

Elmalı iç için:

  • 2 orta boy elma (rendelenmiş)
  • 3 yemek kaşığı toz şeker
  • tarçın
  • ceviz

Hazırlanması

  • Hamur malzemeleri kurabiye hamuru kıvamında olana kadar yoğrulur; yarısı tepsinin her yerine eşit olacak şekilde yayılır, diğer yarısı buzluğa kaldırılır.
  • Bir tavada rendelenmiş elmalar ile toz şeker, elmalar saldıkları suyu çekene kadar pişirilir. Tarçın ve ceviz ilave edilip, tepsideki hamurun üzerine yayılır.
  • Buzluktaki hamur, tepsideki elmalı karışımın üzerine rendelenerek; önceden 180 dereye ısıtılmış fırında kızarana kadar pişirilir.
  • Ders çalışmakta olan bünyeler için, içindeki şeker miktarı yetmiyormuş gibi, bir de üzerine pudra şekeri serpilip afiyetle yenilir.
  • 3 Aralık 2007 Pazartesi

    Deniz Özlemine

    Denizin Balladı

    Gözlerin en bakışında

    Bir en deniz,

    Ve denizin en gözünde

    Bir bakış, o sensin deniz...

    O bakışa ben baktım...

    Deniz bakışındaydı, baktım

    Bakışındaydı gözleri,

    Gözlerindeydi deniz.

    Özdemir Asaf

    Denizin Delisi

    Unutmak mı, delisin,

    Gitmesem de bekler orada deniz.

    Gelirsem bilmelisin

    Benim beklememdir burada deniz

    Gitmek gibi geleceğim

    Denizin delisine.

    Delinin denizi gibi,

    O ne kadar giderse

    Özdemir Asaf

    26 Kasım 2007 Pazartesi

    KEVGİR ESRA İÇİN ÇIKIYOR

    Bu ayki Kevgir, Esra'nın tarifleri ile çıkacak. Siz de destek olmak istiyorsanız, ayrıntılar Selenin sayfasında . Haydi bu sefer mutfağa, Esra için girelim

    21 Kasım 2007 Çarşamba

    KAYNANA ÇATLATAN TARİFLER

    Şeker Hamurlu Gelin-Damat Kurabiye

    Fasülyeden bir yemek blogcusu olarak bugüne kadar hiçbir etkinliğe katılmasam da, abimin nişanı için yaptığım kurabiyeler hem lezzet hem de görüntü olarak misafirlerden tam not ve bol bol iltifat aldığından ben de şımardım biraz ve bir cesaret bu sefer Laleciğimin Kaynana Çatlatan Tarifler Etkinliğine katılmaya karar verdim. Tüm yemek blogu sahibi mutfak ustalarının affına sığınarak tarifimi veriyorum

    Tereyağlı Kurabiye

    Şeker hamuru ile kapladığım kurabiyelerin çok lezzetli olmamasından hep şikayetçiydim, onu ekleyip bunu çıkararak en sonunda bu kurabiyelerde istediğimi buldum.

    Malzemeler:

    • 300-350 gr un
    • 200 gr tereyağı
    • 100 gr pudra şekeri
    • 1 yumurta sarısı
    • 40 gr rendelenmiş beyaz çikolata
    • 50 gr rendelenmiş fındık

    Hazırlanması:

    • Yağ ve pudra şekerini krema haline gelene kadar mikserle çırptım. Rendelenmiş çikolata, rendelenmiş fındık ve yumurta sarısını ekleyip karıştırdım. En son kulak memesi kıvamını tutturana kadar un ilave edip yoğurdum.
    • Hamuru bir buzdolabı poşetine koyup, 30 dak buzdolabında dinlendirdim.
    • Dinlenen hamuru merdane ile 1 cm kalınlığında açıp, kalp kalıpla kesip fırın tepsisine yerleştirdim ve önceden 180 dereceye ısıtılmış fırında pembeleşene kadar (yaklaşık 20-25 dak) pişirdim.

    Şeker Hamuru

    Ben şeker hamurumu kendim yaptım ama hazırı da kullanılabilir tabii.

    Malzemeler:

    • 60 ml (1/4 cup) (büyük bir su bardağının 1/4'ü) oda ısısında su
    • 8 gr (1 tablespoon) (tepeleme 1 veya silme 2 yemek kaşığı) toz jelatin
    • 120 ml (1/2 cup) (büyük bir su bardağının yarısı) glikoz şurubu
    • 1 tatlı kaşığı gliserin
    • 900-1000 gr pudra şekeri (Ben Celal Ustanın pudra şekeri ile çok iyi sonuç alıyorum ama başka markalarla hiç denemedim. Ancak diğer markaları deneyen arkadaşlar pek memnun kalmadıklarını paylaşıyorlar)

    Hazırlanması:

    • İlk olarak küçük bir tencereye oda ısısındaki suyu koyup, toz jelatini bir elek yardımı ile suyun üzerine -her yerine eşit dağılmasına çalışarak- eledim (bu aşamada elek kullanmak jelatinin suyun üzerinde topak şeklinde kalmasını engellemek için faydalı oluyor) ve kesinlikle karıştırmadım. Suyun içine elenmiş jelatini 15 dakika kadar beklettim.
    • 15 dakika sonra, ocağın üzerine koyduğum su dolu tencerenin içine, içinde su ve jelatin olan tenceremi oturtup, pelte kıvamındaki jelatin eriyip sıvı hale gelene kadar ısıttım. Daha sonra glikozu ve gliserini jelatine ilave edip karıştırdım. (Bu aşamada alttaki tenceredeki su kaynayabilir ama üstteki jelatin+glikoz+gliserin karışımının kesinlikle kaynamaması gerekiyor. Aksi taktirde jelatin etkisini yitiriyor)
    • Diğer yandan bir yoğurma kabına pudra şekerinin 750 gr.ını koyup, ortasını havuz gibi açtım. Benmari usulü ısınan jelatin+glikoz+gliserin karışımı iyice ısındıktan (elin zor dayanacağı ısıya gelmesi lazım) sonra, bu karışımı yoğurma kabındaki pudra şekerinin ortasına döküp, pudra şekerini önce kaşıkla, sonra parmaklarımla yavaş yavaş bu karışıma yedirip yoğurdum. Daha sonra yoğurma kabından tezgaha alıp, oyun hamuru kıvamına gelene kadar pudra şekeri ilave ederek yoğurmaya devam ettim.
    • Yoğurduğum şeker hamurunu 2 kat streç folyoya sarıp, buzdolabı poşetine koyarak en az 12 saat oda ısısında -tercihen oda ısısından biraz daha düşük bir ısıda (ben kapalı balkonu kullanıyorum)- dinlendirdim.

    Not: Dinlenen hamurun kıvamı biraz sert oluyor, kullanılacağı zaman biraz yoğurup yumuşatmak gerekiyor.

    Kurabiyelerin Süslenmesi

    • İlk olarak smokin ve papyon için, şeker hamurunun 1/3'üne siyah jel gıda boyası katıp, boya hamurun her yerine eşit bir şekilde dağılana kadar yoğurdum.
    • Gelin için: Pudra şekeri serptiğim tezgahta beyaz şeker hamurumu açıp, kurabiyeleri kestiğim kalıp yardımı ile kalpler kestim ve bu kalpleri, üzerine ince bir tabaka bal sürdüğüm kurabiyelerin (kurabiyeler soğumuş olmalı) üzerine yapıştırdım. Yine beyaz şeker hamurundan kalıp yardımı ile çıkardığım çiçekleri de su ile yapıştırarak süsledim.
    • Damat için: İlk olarak yine beyaz şeker hamurundan kalıp yardımı ile kalpler çıkartıp bunları, üzerine ince bir tabaka bal sürdüğüm kurabiyelerin üzerine yapıştırdım. Daha sonra siyah şeker hamurunu açıp yine kalıp yardımı ile kalpler çıkarttım. Bu siyah kalplerin ortasından üçgen şeklinde birer parça keserek, kenarların ceket gibi görünmesini sağladım ve bunu da daha önce beyaz şeker hamuru ile kapladığım kurabiyenin üzerine su ile yapıştırdım. En son kağıttan hazırladığım bir şablon yardımı ile siyah şeker hamurundan papyonlar kesip bunları da su yardımı ile yapıştırdım.

    Bunlar da benzer şekilde yaptığım diğer şeker hamurlu kurabiyelerim:

    Olmayan Kayınvalideme Özel Not

    Anneciğim, lütfen yanlış anlamayın; etkinliğin ismi böyle... Siz isteyin, ben size daha güzellerini yaparım :))))))))))))

    19 Kasım 2007 Pazartesi

    Hindistancevizli Bombalar

    Raffaello tadındaki bu mini minilerin isimlerini bilemediğim için, onlara isim annesi oldum ve "hindistancevizli bombalar" dedim. Nereden mi aklıma geldi bomba ismi? Hem kalori, hem de lezzet açısından bomba gibi olmalarından olabilir mi... Geçen hafta İzmir'den misafirlerimiz vardı; hafta sonu çalıştığım için onlarla pek ilgilenemedim ama neyse ki cuma günü çalışmıyordum. Misafirlerimiz, kahveyi ve kahvenin yanında çikolatayı çok sevdiklerinden onlara kahve yamağı olarak bu bombalardan ve trufflardan yapmıştım. Öyle lezzetli olmuşlardı ki, her yiyene tarif yazarken buldum kendimi. Hazır elim alışmışken, tarifi bir de buraya yazayım dedim :)

    Malzemeler

    • 1 paket (200 ml) sıvı krema
    • 1 su bardağı süt tozu (ben Tansaş'tan aldığım Pınar marka süttozunu kullandım)
    • 3/4 su bardağı şeker
    • 3-4 su bardağı hindistan cevizi
    • topları bulamak için hindistan cevizi
    • top sayısı kadar bütün fındık (opsiyonel)

    Yapılışı

    • Krema, süt tozu ve şeker karıştırılıp, yuvarlanacak kıvama gelene kadar hindistan cevizi katılır (yaklaşık 4 bardak hindistan cevizi gidiyor) ve hazırlanan karışım -kolay yuvarlanması için- yarım saat kadar buzdolabında bekletilir.
    • Buzdolabından çıkarıldıktan sonra bu karışımdan küçük küçük toplar yapılır, istenirse ortalarına birer fındık konulup hindistan cevizine bulanır.

    13 Kasım 2007 Salı

    Yeni Bir Sürprizz

    Pazar günü sevgili abişkomun doğum günüydü. Biz de nişanlısı olan biricik arkadaşımla ona bir sürpriz yapmayı düşündük. Yelken sevdası paydasında bulustuğumuzdan olsa gerek, yelken temalı kurbişlerden oluşturduğum sepeti taktım koluma, pazar sabahı gittim İzmir'e, sürprizimizi yaptık ve pazar akşamı da geri döndüm. Yorgunluk mu? Evet yoruldum yine, hem de çok ama canım abimin suratındaki o şaşkınlıkla mutluluk karışık ifadeye değerdi kesinlikle. Sabah sabah nişanlısı ve ailesi ile yapacağını düşünerek oturduğu kahvaltı masasına, içeriden bir tip geliyor; elinde bir tabak, bir çatal-bıçak, bir peçete ve "ben de oturabilir miyim lütfen?" diyor; o anda abimizin ağzından dökülen sözcükler: "delisin sen, kesinlikle delisin".Haklı mı? Galiba, evet; deliyim ben...

    Sabah kahvaltıdan sonra yine döküldük yollara. Bu sefer de Şirince'de aldık soluğu; bunlar da güzel Şirincemin güzel fotoğrafları. Tamam biliyorum, bu aralar her hafta sonu İzmir'deyim ama benim suçum yok, şartlar böyle gelişiyor :)))

    10 Kasım 2007 Cumartesi

    İzmir Notları II

    Düşündüm, taşındım, bu gece de İzmir notlarını yazamazsam bir daha yazamayacakmışım gibi geldi ve karar verdim yazmaya; gerçi yazacak fazla da birşey yok, enfes fotoğraflar herşeyi anlatıyor zaten... İzmir'e kadar gidilmişken 1 gün kalınmaz dedim, 29 Ekim tatilini de fırsat bilip pazartesiye kadar kaldım oralarda. Hem zaten İzmir Notları I'deki kurabiyeler de bir rakı-balık sofrası karşılığında yapılmıştı (ucuza mı gittik acaba???????), hemen dönmek olmazdı. Nişanın ertesi günü, gidecekleri 2 araba şeklinde uğurladıktan sonra akşam yemeğine kadar ne yapsak diye düşündük. En sonunda ben görmeyi çok istiyorum diye Alaçatı'ya gitmeye karar verdik. İyi ki gitmişiz; -mevsimin de etkisiyle- sessiz, sakin, huzurlu bir yerdi. Hele otellerine bayıldım, hepsi küçük küçük butik oteller... Bir hafta sonu gidip kalmak için kendime söz vererek, bu seferlik fotoğraflarını çekmekle yetindim. İşte o şahane yerlerden birkaçı Bunlar da şahane evleri.
    Bu ev, öyle huzur verici, öyle yaşanılası göründü ki gözüme...
    Ve Alaçatı'nın o sevimli mi savimli caddesi
    Ve finallere yakışır bir manzara. Bir ev; önünde deniz olan, canınızın istediği her an -gece gündüz, yağmur çamur, hiç fark etmeden- dalıvereceğiniz bir deniz ve o mavi sularda demirli bir yavru, basıp yelkenini uçsuz bucaksız maviliklere uzanmaya hazır... Kıskanç bir insan olmadığımı düşünürdüm ama özendim, çok özendim ve kalbimi uzunca bir süre orada bıraktım...

    5 Kasım 2007 Pazartesi

    Bir Kurabiye Operasyonunun Perde Arkası

    Öncelikle şunu belirteyim ki, "İzmir Notları 2" gelecek ama şimdi şu kurabiye operasyonunu anlatmam lazım uzun uzun. Herşey bir eylül günü tükkana gitmemle başladı. Ayşem yoktu ama Tütüm oradaydı, çay yaptı hemen bana, ben yine tükkanın su stoklarını tüketene kadar su içtim (hikayemiz eylül başında geçiyor, malum daha havalar sıcak), sonra sohbet ettik uzun uzun, karşımdaki kadın gece denize girmekten bahsediyor, nasıl yani?????? Bunu yapacak tek çılgın hatunun ben olduğumu sanırdım, nasıl da yanılmışım... Sohbet şahane de, benim kalıp almam lazım; daha Can bebek doğmadı, doğduğunda ona kurabiye yapmayı koymuşum bir kere kafama... Atıverdim kendimi kalıpların yanına, ne güzel bazılarının altında süslenmiş örnekleri var, tutuverdi yine işletmeciliğim, Tütüme dedim ki "bunların hepsinin altına örneklerini yapıp koymak lazım", Tütüm demez mi Ayşemim de istermiş, hatta bir kurabiye ağacı projesi bile varmış, istermiş istermiş de vakitsizlikten yapamazmış. Eeee dedik, biz yapalım o zaman. Sonra bir beyin fırtınası attırıverdik Tütücüğümle, neler yapılabileceğini düşündük, Tütüm dedi ki "bu işi birisi organize etmeli", "ben yaparım" dedim zıplaya zıplaya. Ortada bir sürpriz var, ben olmaz mıyım?

    Severim sürprizleri, hem de çok... Çok sürpriz vardır hayatımda, fakülte hayatım boyunca canım arkadaşlarım, bütün doğum günlerimi sürprizler eşliğinde kutladılar, her seferinde birşeyler bulup beni hep şaşırtmayı becerdiler. Ama sürpriz denilince aklıma gelen bir tanesi vardır ki, son nefese kadar hatırlanacak, hiç unutulmayacak: Fakültede asistanım o zamanlar, şimdi çok uzaklarda olan küçük zuzum da bizde öğrenci. Doğum günüm, sabah okula gidiyorum, bir yandan da geçen günleri düşünüyorum, ne kadar şen şakrak doğum günleri kutladığımı, hüzün sarıyor içimi, biraz burkuluyorum, derken okuldayım. Çayımı alıp odama gidiyorum, içeri giriyorum, kapıyı kapatıp anahtarımı üzerine takarken, kapının arkasında bir post-it ilişiyor gözüme "canım bıldırcanım, iyi ki doğdun" diyor not; "kim bana bıldırcanım der ki?, ah zuzum, ah bıcırığım" diyorum içimden, yüzümü bir gülümseme kaplıyor; o da ne kağıdın altında bir ok var, o ok beni başka bir kağıda götürüyor, bir güzel mesaj da onda yazılı; başka bir ok, başka bir kağıt; sonra yeni bir ok, yeni bir kağıt, derken masama kadar gelmişim; masamın üzerinde şirin mi şirin bir sincap, bir elinde pasta var, bir elinde bir demet çiçek, ayağının üzerinde "try me" yazıyor, bastırıyorum ayağına, amanın o da ne, şarkı söylüyor bu bağıra bağıra: happy birthday to you, happy bithday to you, happy birthday, happy birthady, happy birthday to you... Ağlıyor muyum? Galiba; ah be zuzum, ne yaptın bana; aaa bitmemiş bir ok daha var burada, dolabın içini gösteriyor, hediyem çıkıyor dolaptan, o kelebekler gibi pır pır ediyor içim... Bugün özlemiyle burnumun direğini sızlatan zuzuma sarılıyorum uzun uzun, sanki bir gün çok uzaklara gideceğini bilir gibi... Neyse, dönelim biz kurabiye operasyonuna; Ayşem'in de o sabah elinde çöp torbasıyla bakakalışı unutulmaz bir andı benim için, hiç unutulmayacak bir sürpriz anı. Bu kadın da zuzum gibi girdi benim hayatıma, ansızın giriverdi ve sıcaklığıyla, sevecenliğiyle, içtenliğiyle, hayatımdaki yerini aldı; vazgeçilemez, doldurulamaz yerini...

    Dönelim Eylül ayına, 14 eylül günü gruba bir mail attım, sonra yaşanan yazışmalar. Şimdi baktım da 135 mail var, bu operasyonla ilgili olarak... Ve yaklaşık 2 aylık sürecin satır başları:

    • 18 Eylül: "Kalıp envanteri"miz (!!!!) hazır, çok bilimsel çalışıyoruz (iç sesim: umarım altından kalkabiliriz bu işin)
    • 19 Eylül: Buluşma tarihimiz belli oldu, 20 Ekim cumartesi (iç sesim: keşke o gün eğitimim olmasaydı, olsun ben de kalbimi gönderirim onların yanına)
    • 20 Eylül: Ajan varrrrrrrrrrr; Ayşemle Tütü birbirlerinin maillerine giriyorlarmış, direkten dönmüşüz, Tütüyü mail listesinden çıkardık (iç sesim: umarım Ayşem birşey anlamamıştır)
    • 24 Eylül: Buluşma tarihimiz değişti, 19 Ekim cuma 18:00 (iç sesim: çok duygulandım, ağlıyorum galiba, arkadaşlarım benim de olabilmem için buluşmayı cuma akşamına almak istediler)
    • 18 Ekim: Program değişti, buluşma 3 Kasım sabahına alındı (iç sesim: ben bu organizasyon işini beceremedim galiba, umarım kimsenin programı alt üst olmamıştır. herkese telefonla haber vermeliyim) (iç sesim yeniden: madem cuma özel bir gün, Ayşemim cuma programlarına başlamış, o zaman biz kurabiyesiz de olsa gidelim) (sonuç: bir pasta ve bir adet yeşil elma ile tükkandayız. ne güzel, deniz serisi kurabiye kalıplarımı da aldım)
    • 2 Kasım: Toplantıdayım (iç sesim: kardeşim amma uzattınız, yeter artık, saat kaç oldu, daha eve gidip kurabiye pişireceğim, süsleyeceğim...)
    • 3 Kasım: Operasyon başladı (iç sesim: iyi ki buradayım, ben bu kadını çok seviyorum)

    30 Ekim 2007 Salı

    İzmir Notları I

    İki hafta sonu süren İzmir maceralarının sonuna geldik. Abimizle arkadaşımızın nişanını yaptık; güldük, eğlendik; "her daim mutlu olsunlar" dedik; şimdi de kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu poz poz fotoğrafını çektiklerimiz de nişan kurabiyelerimiz; yalnız kimse inanmadı benim yaptığıma, o potansiyeli göremediler herhalde bende :))

    22 Ekim 2007 Pazartesi

    Kırmızı Biber Çorbası

    Bu aralar günlerin yoğunluğundan olsa gerek, mutfağın kapısının önünden teğet geçiyorum. En sonunda mutfağa girip kırmızı biber çorbası yapmayı başarabildim. Ne zamandır denemek istediğim bir lezzetti kırmızı biber çorbası; farklı farklı tarifler buldum, kendimce birleştirdim, nasıl olur bilmem ki derken beni çok tatmin eden bir lezzet çıktı ortaya. Ben de paylaşmak istedim.

    Malzemeler:
    • 3 adet közlenmiş biber (küçük küçük doğranmış)
    • 1 adet orta boy soğan
    • 4-5 diş sarımsak
    • 2 adet orta boy domates
    • 1 adet orta boy patates (küp küp doğranmış ve hafifçe haşlanmış)
    • 2 yemek kaşığı tereyağı
    • 2 yemek kaşığı un
    • 4-5 su bardağı su
    • 1 su bardağı süt

    Yapılışı:

    • İlk olarak yemeklik doğranmış soğanları ve sarımsakları, az yağ koyduğum tencerede kavurdum. Soğanlar ve sarımsaklar kavrulduktan sonra, rendelenmiş domatesleri ilave edip biraz pişirdim. 4 su bardağı su ilave edip, su kaynadıktan sonra biberleri ve patatesleri de ilave edip 10-15 dak kadar kaynattım.
    • Diğer yandan ayrı bir tavada tereyağını eritip, unu kavurdum; içine 1 su bardağı su ilave edip pişirdikten sonra, hazırladığım un karışımını tenceredeki çorbanın içine katıp, çorbayı blenderdan geçirip iyice kaynattım. (Bu aşamada kıvamı çok koyu olursa içine biraz daha su ilave edilebilir)
    • Ocaktan indirmeye yakın 1 su bardağı sütü de ilave edip, kaynattım.

    Servis esnasında kızarmış ekmekler, hafif çırpılmış krema, süzme yoğurt, kaşar peyniri rendesi bu çorbayı çok yakışıyor. Ben hepsini ayrı ayrı denedim, biri ya da birkaçı (kaşar peyniri rendesi ve kızarmış ekmek ya da krema ve kızarmış ekmek gibi) kullanılabilir.

    14 Ekim 2007 Pazar

    Şeytanın Bacağını Kırmaya Çalışırken

    Uzun zamandır aklımdaydı bir pasta yapıp şeker hamuru ile kaplamak; ama gelin görün ki cesaretim yoktu. Burcu ile yaptığımız pastayı ve sepet pastayı saymazsak, daha önce hiç şeker hamuru kaplı pasta yapmadığım için korkuyordum iyiden iyiye. Uçaksever kuzenimin doğum günü için annesi benden pasta yapmamı istediğinde "hadi" dedim, "kırayım şeytanın bacağını" ama sonucu görünce şeytanın bacağını kırabilmek için daha çok fırın ekmek yemem gerektiğini anladım maalesef. Önce şu tarifle (ilk tarif) pandispanyamı hazırladım; çok lezzetli, çikolatalı sufle tadında bir kek oldu ama benim gibi bir acemi için maalesef çok hassas bir kekti kendileri, dokundukça bile kırıntıları dökülüyordu kenarlarından. Bir dahaki sefere bu keki sade yemek için yapmaya, pasta için ise her zamanki gibi Emel Başdoğan'ın 12 yumurtalı tarifini uygulamaya karar verdim. Keki kesip kenarlarındaki fazlalıkları aldıktan sonra içi için vanilyalı krema ile dışı için çikolatalı kremamı hazırladım. Küp küp doğradığım şeftalileri vanilyalı kremamım içine karıştırıp, pastamın arasına sürdüm; üzerini incecik bir tabaka halinde çikolatalı krema ile kaplayıp buzdolabına kaldırdım. Kekin kenarlarından kalan fazlalıkları ufaladım, buzlukta duran traşlamadan kalan kek parçalarını da ilave edip birkaç kaşık çikolatalı krema ile iyice karıştırdım; yağlı kağıdın üzerine döküp uçak şekli vermeye çalıştım ve buzdolabına kaldırdım. Pastayı yaparken oldukça zorlandığım için, iyi bildiğim birşeyler yapıp moralimi düzeltmeye çalışayım dedim, hemen buzluktaki kurabiye hamurundan uçak şekilli kurabiyeler yaptım; pasta için yaptığım uçağın kanatlarını yine kurabiyeden hazırlayıp, kanatların uçakla birleşecekleri kenarlarına kürdan saplayıp pişirdim. Pişen uçakları şeker hamuru ile süsleyip poşetleyince moralim biraz yerine geldi. Pasta dolapta bir gece bekledikten sonra bu sabah, şeker hamuru ile kaplama (diğer bir ifade ile şeytanın bacağını kırma) safhasına geldim ve maalesef kıramadım şeytanın bacağını. Beceremediğim çok şey vardı:
    • Herşeyden önce o kadar büyük şeker hamurunu açmakta zorlandım biraz.
    • Açtığım şeker hamurunu pastanın üzerine koymaya çalışırken yırtılmalar oldu maalesef.
    • Pastayı şeker hamuru ile kaplamaya çalışırken de yırtılmalar oldu.
    • Pastanın kaplanmış hali de pürüzsüz bir görünüm göstermiyordu; maalesef üzerinde pütürler oldu, sanırım alttaki pastanın da çok pürüzsüz, düzgün olması gerekiyordu, onu da beceremedim galiba.

    Sonra uçak için hazırladığım kek-krema karışımını da beyaz şeker hamuru ile kaplayıp, kurabiyeden hazırlayıp şeker hamuru ile kapladığım kanatları da kürdanlar yardımı ile uçağa monte ettim; renkli şeker hamurları ile uçağa kapılar, pencereler yapıp uçağı da pastanın üzerine yerleştirdim.

    Sonucu görünce pasta üstadlarını bir kez daha taktir ettim, önlerinde saygı ile eğildim naçizane...

    Vanilyalı Krema

    • 3 su bardağı süt
    • 2 yumurta
    • 1 su bardağı şeker
    • 1/2 su bardağı buğday nişastası
    • 2 silme yemek kaşığı un
    • 1 paket vanilya
    • 1 paket krema

    Vanilya ve krema dışındaki tüm malzemeleri blender ile karıştırıp pişirdim. Ocaktan indirmeye yakın vanilyayı katıp karıştırdım. Pişen muhallebi soğuduktan sonra, önce 1 paket kremayı mikserle çırptım, ayrı bir kapta soğuyan muhallebiyi de çırpıp, ikisini bir araya kattım ve karışana kadar tekrar çırptım. (Bu ölçüler pastanın arası için fazla geldi, kremanın ancak yarısını kullandım)

    Çikolatalı Krema

    • 1 paket krema
    • 225 gr bitter çikolata
    • 40 gr tereyağı
    • 45 gr toz şeker

    İlk olarak çikolatayı kıydım. Diğer yandan kremayı tencereye alıp biraz ısıttım, içine tereyağını ve toz şekeri katıp şeker eriyene kadar karıştırdım. En son kıyılmış çikolatayı katıp çikolata eriyince ocaktan aldım. Biraz soğuduktan sonra 2-3 saat buzdolabında bekletip mikserle çırptım.

    11 Ekim 2007 Perşembe

    Mutlu Bayramlar

    Tek tek ziyaret edebildiğim, edemediğim tüm dostların bayramını içtenlikle kutlar; tüm sevdikleri ile birlikte nice mutlu bayramlar geçirmelerini dilerim.

    29 Eylül 2007 Cumartesi

    Uzun Sessizliğin Ardından

    Uzun süren sessizliği, önce Can'ın doğum haberi ile bozmuştum, şimdi de Can'ın kurabiyeleri ile bozalım dedim. Haftalar önce Bake Shop'taki cumartesi operasyonumuzda Pınar, bebek kurabiyelerini görüp, "acaba Can için yapabilir miyim?" dediğinde aklıma düşüvermişti Can'ın kurabiyelerini yapmak; gelip gidip eksik kalıplarımı tamamladım tükkandan. Blogları tek tek dolaşıp, bebek arabasını, ayağını, önlüğünü, patiğini, biberonunu nasıl süsleyeceğim konusunda bilgi edinmeye çalıştım, üç aşağı beş yukarı tasarladım kurbişleri. Sonra Can bebek geldi, sağ salim. Can'ın ilk kurabiyelerini teyzelerin teyzesi yapmıştı. Üstad tarafından yapılan o şahane kurbişleri gördükten sonra ben cesaret edemedim, vazgeçtim. Sonra bir cesaret geldi (cahil cesareti bu olsa gerek), yapıverdim bir çırpıda, süsledim her birini tek tek, öyle de eğlendim ki süslerken. Ama kurabiyelerin tasarımlarının birçoğu bana ait değildi, itiraf ediyorum, kopya çektim sizlerden; özellikle Işılcığım, Burcucuğum, öğretmenim ve üstadım, sizi referans göstermek boynumun borcudur. Taklitler asıllarını yaşatır diyorum ve hepinize teşekkür ediyorum. Bu aralar günler çok yoğun geçse de, dün bir fırsatını buldum; kurabiyeleri sarıp sarmalayıp soluğu Can'ın yanında aldım. İyi ki gitmişim dedim kendi kendime, fotoğraflarını gördüğüm o çirkin bebeği koklama şansına sahip oldum. Bir kere daha "Hoşgeldin Can" dedim, hep güzel günlerde büyümesini diledim.
    Sessizliği Can Bebekle bozduk ama bir daha ne zaman bozarım bilemiyorum. Koşturmacalar var bugünlerde; bir yandan işler, bir yandan yeterlilik sınavı, bir yandan da tatlı telaşeler var evimizde. Ne diyelim, herşey hep güzel olsun...

    21 Eylül 2007 Cuma

    Hoşgelesin CAN'dan, Hoşgeldin CAN'a

    Önce "Hoşgelesin Can" dedik, derken yanında olamasak da tüm kalbimizle diledik, "Hoşgelesin Can" dedik en içten, en derinden. Şimdi de "Hoşgeldin Can, iyi ki geldin, biz de seni bekliyorduk" diyoruz, başka ne diyebileceğimizi bilemeden. Seni, anneciğinin karnında huzur içinde uyurken tanıdık, sevdik seni, hem de çok sevdik. Sonra sen biraz daha büyüdün, biz seni yine sevdik, hem bu sefer sen de gördün seni sevdiğimizi, değil mi? Şimdi kocaman oldun, "yeter artık, annemin karnını değil, biraz da benim yanaklarımı sevin" dedin ve aramıza geldin, gülücüklerle... Biz yine seveceğiz seni, doya doya; gelip koklayacağız seni, öpmeye kıyamadan derin derin koklayacağız ellerini, yanaklarını. Sonra sen biraz daha büyüyüp kocaman olunca; ilk adımlarını atarken, ilk kelimelerini söylerken de biz hep yanında olacağız CAN. Birlikte oyunlar oynayacağız, hem bu sefer doya doya öpeceğiz seni. İyi ki geldin CAN; gözünüz aydınlık olsun PINAR ve ARMAĞAN.

    13 Eylül 2007 Perşembe

    Neleri Severim?

    Ben de sobelendim, Sevgili Burçin sobeledi beni; bu benim ilk sobem, umarım yanlış bir şey yapmam. Şimdi sevdiğim 3 şeyi sıralayacağım ama bunlar profilimde yazdıklarım olmayacak, malumunuz İstanbul, Foça ve yelken sevdası var içimizi yakan; bir de kitap, kahve ve mutfakta birşeyler yapmaya çalışmak... Sevdiğim 3 şey olacağına göre, sevdiğim insanlar da kapsam dışı, hem ne mutlu ki sevdiğim insanların sayısı üçü çooook aşıyor :) O zaman tüm bu koşullar altında sayıyorum:

    • Herşeyden önce denizi severim, hem de çok severim; dalga seslerini dinlemeyi, güneşin denizin üzerinden doğuşunu ve batışını seyretmeyi, teknenin kıçında oturup dalgaları yara yara yol alışını izlemeyi, vapurda martılara simit atmayı, kısacası içinden deniz geçen herşeyi severim.
    • Denizle çok bağlantılı ama yüzmeyi severim. Bıkmadan, usanmadan saatlerce yüzmeyi, hele hele kimsenin cesaret edemediği zamanlarda -soğuk havalarda, geceleri, deniz buz gibiyken vs- efelene efelene denize girmeyi severim.
    • Bunu kimseye söylemeyin ama duş alırken ayaklarımla çıpır çıpır sulara vurmayı çoooook severim.

    Bu arada saydığım herşey galiba suyla ilgili. Acaba bende ördek cinsi mi var ki?

    Ben kimi mi sobeliyorum? Eğer kabul ederlerse Münevver Ablayı, Hülyayı ve Mügeyi sobeliyorum. Hadi bakalım söyleyim, siz neyi seviyorsunuz?

    10 Eylül 2007 Pazartesi

    Sonradan Kavalalı Olma Kurabiyelerim

    Bilmem kökenimde var olan göçmenlikten, bilmem başka birşeyden ama her türlü politik çekişmelere rağmen Yunanistan'ın benim için yeri bir başkadır. Mitolojisinden başlamak üzere felsefesi, coğrafyası, yemek kültürü her zaman ilgimi çekmiştir. Birkaç hafta önce Sevgili Müge'nin Yunanistan ile ilgili yazdığı yazısı ve Sevgili Burçin'in yaptığı bademli kurabiyeler aklıma Kavala Kurabiyelerini düşürüverdi. Meraklısı bilir, Kavala Kurabiyesi, Yunanistan'ın meşhur bademli kurabiyesidir. Bildiğim kadarıyla bu kurabiyeler Kavala'daki bir kurabiye atölyesinde, Makis Yosufidis isimli Konyalı bir Rum tarafından üretiliyor ve sadece Atina'ya yılda 50.000 ton Kavala Kurabiyesi yapıyorlar. Türkiye'de ise Edirne'deki Keçecizade tarafından üretiliyor. Yani bu kurabiyeleri yiyebilmek için Yunanistan'a ya da Edirne'ye giden yakınlara biraz şımarmak gerekiyor, birkaç kutucuk getirsinler diye. İstanbul'da satış yapan bir yer var mıdır diye araştırdığımdaysa, Bağdat Caddesinde Choclateci diye bir yerde de satıldığındını öğrendim, en kısa zamanda oradan da alıp deneyeceğim. Bu kurabiyeler evde de yapılabilir mi diye düşünüp, ufak çaplı bir araştırma yaptığımda Sevgili Nilay'ın sayfasını keşfettim, sayfasının URL'sini bir kenara kaydettim, fakat kurabiyeleri yapacağım gün sayfaya giremedim. Yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam, daha denemeden tarifi kaybettim diye çok korktum. Neyse ki 2 gün sonra sayfaya ulaşabildim ve bu enfes kurabiyeleri deneme şansına sahip oldum. "Tadı Kavala Kurabiyesinin aynısıydı, hiç farkı yoktu" diyemem ama çok çok çok benzer bir lezzet elde ettim. Bir dahaki sefere, eğer bulabilirsem portakal çiçeği esansı da katacağım; belki o zaman daha da yaklaşabilirim tadına. Kurabiyelerin tarifi her ne kadar Sevgili Nilay'ın sayfasında olsa da ben birtakım değişikliklerle yarım ölçü yaptım, o yüzden yaptığım şekli ile tekrar yazmak istiyorum.

    Malzemeler:

    • 2 su bardağı un
    • 125 gr. tereyağı (oda sıcaklığında)
    • 1/2 çay bardağı sıvıyağ
    • 1 çay bardağı pudra şekeri
    • 1 çay bardağı badem (kabukları soyulmuş ve iri iri doğranmış)
    • 1 yumurta
    • 1/2 paket kabartma tozu
    • 1 paket vanilya
    • bir çimdik tuz

    Yapılışı:

    • İlk olarak unu, çok kısık ateşte, sürekli karıştırarak rengi değişene kadar kavuruyoruz (yaklaşık 40-45 dakika kadar kavruluyor) ve kavurduğumuz un iyice soğuyana kadar bekliyoruz (kavrulan un, çok geç soğuyor; ben 2 saate yakın bekledim soğuması için).
    • Un iyice soğuduktan sonra, unun 1 bardağını yoğurma kabına koyuyoruz (geri kalan 1 bardağını azar azar ilave edeceğiz); içine tüm malzemeleri koyup karıştırıyoruz. Kulak memesi kıvamını bulana kadar ayırdığımız undan ilave ediyoruz.
    • Yoğurduğumuz hamura şekil verip, önceden ısıtılmış fırında 20-25 dakika kadar pişiriyoruz. (Kavala Kurabiyesinin orijinal şekli hilal olmakla birlikte, hilal şeklinde kalıbım olmadığından ve unun kavrulma ve soğuma süreleri göz önüne alındığında uzayan saatler sonucunda uyku gözlerimden aktığı için bardakla hilal şekli vermeye uğraşamadığımdan benim kurabiyelerim hilal değil dolunay şeklinde oldu. Tembellikten değil kesinlikle, dolunay daha romantiktir ya, o açıdan :))))
    • Soğuduktan sonra üzerine pudra şekeri eliyoruz.

    Bu tarif de benim "malzemeler"," yapılışı" şeklinde yazdığım ilk tarif oldu ama kesinlikle böyle bir ciddiyeti hak ediyorlar. Benim sulu zırtlak anlatımımla yazılabilecek bir kurabiye tarifi değil bu. Meraklılarına afiyet şeker bal olsun.

    6 Eylül 2007 Perşembe

    Yaz İskenderi

    Evde yalnızsanız, karnınız açsa, dolapta hiç yemek yoksa, dışarı çıkmaya çok üşeniyorsanız ne yaparsınız? Ya telefonla sipariş verirsiniz ya da dolapta bulduğunuz ilgili ilgisiz şeylerle yiyecek birşeyler yapmaya çalışırsınız. Ben ikinci yolu tercih ettim. Dolapta var olan bir domates, yarım yufka ve buzluktaki ufacık bir parça köfte ile birşeyler yapmaya çalıştım; adını da yaz iskenderi koydum. Önce yufkayı sigara böreği saracak gibi kestim, kestiğim her bir yufkanın her yerine fırça ile su sürdüm, her bir parçanın uzun kenarına bir çöp şiş koyup sigara böreği sarar gibi incecik sardım, sonra çöp şişi yufkanın içinden çekip yarım santim kalınlığında kestim. Sonra kestiğim yufkaları kızgın yağda kızarttım (biliyorum çok karışık oldu ama en kısa zamanda fotoğraflayacağım). Diğer yandan buzluktaki köfteyi (çözülmeden) keskin bir bıçakla incecik dilimledim, teflon tavada kızarttım. Kızarmış yufkaların üzerine, kızarttığım köfte yapraklarını dizdim, en son domates sosunu da üzerine gezdirip afiyetle yedim. Keşke evde yoğurt da olsaydı dedim, köfte ile sos arasına yoğurt da çok yakışırdı, değil mi?

    31 Ağustos 2007 Cuma

    Biri Benim Gezgin Ruhuma "Dur" Diyebilir Mi?

    Soğuk havalarda, "sinema mı, ay şimdi yağmur çamur, hava da soğuk, trafik de vardır hiç çekilmez, evde film izleyelim; gazete de neymiş, internetten okuruz işte, şimdi bir gazete için dışarı çıkılır mı; ekmeğimizi de evde mi yapsak acaba" şeklinde çalışan metabolizmam, ilk ve son baharlarda, hele hele yazın "ev mi? e uyumak için geliyoruz ya, daha ne olsun şeklinde" takılıyor. Hal böyle olunca, ben soluğu sokaklarda ya da yollarda alıyorum.

    Perşembe tatil olunca, yanına cumayı da arkadaş verdim; soluğu Avşa'da aldım. Perşembe sabahı 10:00 deniz otobüsü ile (deniz otobüsünde yaşanan teknik problemlerden ötürü) ancak 14:45 gibi Avşa'ya varabildik ve Cuma 14:00 deniz otobüsü ile dönüş. Değdi mi? Değdi bence. Gider gitmez kendini atıvermek mavi sulara, hiç çıkmamak; dalga sesleri eşliğinde batırmak güneşi, kaybolana kadar beklemek; güneş battıktan sonra denize girmek, alacakaranlıkta bırakıvermek kendini dalgaların arasına; denize karşı yemek en basit yemeği bile büyük bir keyifle; 30 Ağustos kutlamalarını izlemek, havai fişek gösterisi ile heyecanlanıp, avaz avaza söylemek 10. Yıl Marşını; kahveleri yudumlamak yine denize karşı; sabah erken kalkmak; sessizliğin içinde denizin sesini dinlemek; yan şezlongtaki sevimli ufaklıkla kumdan pastalar yapmak ve son bir kez bırakıp kendini mavi sulara veda etmek bir dahaki yaza kadar, "hoşçakal, kendine çok iyi bak, bekle beni" demek... Değdi mi? Değdi. Dinlendi yine ruhum ama bu sefer ben yoruldum, üstelik yarın sabah iş var, o yüzden bu kendime "dur" deme isteği, içimden pek gelmese de...

    28 Ağustos 2007 Salı

    Hayallerimin Aşçısı: Remy

    Remy'yi çok kıskandım, ben de onun kadar becerikli bir aşçı olmak istiyorum. Bir de aşçı şapkası istiyorum, en azından görüntüyü kurtaralım değil mi? Nerede bulunur şu aşçı şapkaları biliyor musunuz? Bu arada sinemada Ratatouille için hazırlanmış kitapçıklardan veriyorlardı. İçinde 1-2 yemek tarifi var. En kısa zamanda Remy'nin tarifleri ile karşınızda olacağım. Sevdim ben bu küçük aşçıyı.

    21 Ağustos 2007 Salı

    Yoğun Günler ve Soya Soslu Sebzeli Börek

    Yoğun geçen günler, bastıran sıcaklar ve gelip gidiveren periler yazdırmıyor bana bir türlü... Bu arada anladım ki benim periler pazar günlerini seçiyorlar genelde. Bu pazar da geldiler kendileri, biraz mecburi bir gelişti gerçi ama sonuçta yine geldiler. Sabahın köründe kalkıp işe gitmek için hazırlanmışken son anda çalan telefon, gitmeme gerek olmadığını söylüyordu. Sevindik tabi, eee artık kalkılmış, hadi kış olsa hiç affetmem, atıveririm kendimi yatağa da bu sıcakta bir daha da yatılmaz ki. Açtık bilgisayarı, baktık adsl'de bir problem var, eee yapılacak en iyi iş kahvaltı hazırlamak. Layla layla lay lay sesleri eşliğinde mutfağın yolu tutuldu, çay demlendi, ekmekler kızardı, zeytinyağı konuldu, domates, salatalık, kahvaltılıklarrr hepsi masadaki yerlerini aldılar ve baba kız böreksiz çöreksiz klasik bir kahvaltı keyfi yapıldı (anlaşıldığı üzere, annemiz bizi yine terk etti :)))). Keşke simit de alsaymışız, yakışırdı. Kahvaltı masası, kahvaltı töreninin ardından çay ve gazete keyfine de evsahipliği yaptı ve yeter artık denilerek toplandı. Sonra bir hafta boyunca ne yemek yapılacağı düşünülerek baba kasaba gönderildi (hala ufak gördüğü için kasap beni kazıklıyor da o yüzden baba gönderiliyor), gelen kıymanın yarısından köfte yapılıp acil durumlarda kullanılmak üzere buzluğa atıldı, kalan yarısından da karnıyarık içi yapılarak o da minik minik paketler halinde buzluktaki yerini aldı. Bulaşıklar makineye doğru gönderildikten sonra saatler öğleni çooook geçmesine rağmen adsl'de devam eden probleme birazcık söylenildi, tam kitap keyfine başlanırken misafir geleceği öğrenildi. Baba tekrar markete gönderilip yufka aldırıldı, perili pazarın kahvaltı böreğinden yapıldı, bu sefer Müge'nin talepleri üzerine iki arada bir derede fotoğrafları bile çekildi. Mügeciğim, umarım fotoğraflar benim kelimelerle ifade edemediklerimi ifade edebilirler :))) Sonra uzun zamandır denenecekler listesinde yer alan tahinli kek denendi, gayet de güzel oldu. Krep pişirilip aralarına karnıyarık içi konuldu (ama ben ondan karnıyarık yapacaktımmmmmmm), bir de ("kendi elcağızlarımla sardığım" demek isterdim ama maalesef "annemin gitmeden sardığı" demek zorundayım) zeytinyağlı dolmalar masadaki yerlerini alıp misafirlerimizi ağırladılar. Çay bulaşıkları bulaşık makinesine doğru hamle yaparken akşam yemeği için pilav pişirildi, madem karnıyarık yapamadık, biz de imamı bayarız diyerek imambayıldı yapıldı, acil durum köfteleri "bundan daha acil bir durum olmaz" denilerek ızgaraya konuldu. Afiyetle yenen akşam yemeği sonrasında periler uğurlanıp kitap keyfine başlayamadığımız yerden devam edildi.

    Cumartesi eğitim yaptığımız otelde yediğim börek, çok lezzetli geldi. İçindekilere alıcı gözüyle baktığımda kabak, havuç ve patatese rastladım. Galiba bir de mantar vardı. Bugün azimle denedim, hiç fena olmadı. Gerçi evde mantar olmadığı için mantarsız yaptım ama bir dahaki sefere mantarlı yapacağım. Böreğin içi için, çiğ kabağı, çiğ patatesi ve çiğ havucu en ince rende ile rendeledim; içine biraz soya sosu kattım. Yufkayı şeritler halinde kesip, hazırladığım içi koydum, böreklerimi muska böreği gibi sardım ve kızgın yağda kızarttım. Değişik bir lezzet oldu, bilmem bir adı var mı ama ben adını soya soslu sebzeli börek koydum.

    13 Ağustos 2007 Pazartesi

    Perili Pazarın Ardından

    Dün perileri uğurladıktan sonra soluğu sokaklarda aldım, biraz enerji topladım. Sonra da eve gelip truff'larımı ve pastamı tamamladım. Geliğimde truff'lar yuvarlanacak kıvama gelmişlerdi, bu aşamada birazcık zorlansam da yuvarlayıp kakaoya buladım ama fotoğraflarını çekemeden yedik, iyi ki pastayı süslemek için birkaç tane ayırmışım. Kızmayın canım, zaten çok fazla çıkmadı, denemek için yapmıştım, o yüzden azdı; tamam tamam itiraf ediyorum, bekleme aşamasındayken birkaç kaşık çaldım; ya tamam üstüme gelmeyin yuvarlarken de birkaç tanecik atıverdim ağzıma :)))) Truff'larla işimi bitirince pastamın kremasını yaptım. Bol şeftalili, kakaolu pandispanya ve beyaz kremadan oluşan ve benim şeftalili pasta sayıklamalarımı gideren bir pasta oldu. Üzerini file fındıkla kaplayacaktım ama evde kalmamış, ben de hindistan cevizi ile kapladım. Ayrıdığım truff'lar ve şeker hamurundan yapraklarla da süsledim (süsleme fikri Sevgili Burcu'dan, teşekkürler Burcu) Bu sabah kahvaltı için Altın Kızlar'ın ilk buluşma noktası olan Botanik Park'ın yollarını tuttuk. Geçen seferki Botanik Park maceramızdan makinemde kalan sadece yemek fotoğrafları ve Ayşem'in Bebinin fotoğrafları idi. Bu sefer de bol bol Botanik Park'ın fotoğraflarını çektim, ördek kardeşler de bana poz verdiler. Keyifli bir kahvaltı oldu bizim için, İstanbul'un göbeğinde bir cennette gibiydik. Nasıl da iyi oldu burayı keşfetmemiz. Teşekkürler Müge'ciğim.
    Burası da çardağın altı, Bebiyle elele yürüdüğümüz çimenler. Bebiiiiiiiiiiiiiiii, duy sesimi, çok özledim ben seni; hadi gel yine dolaşalım çimenleri ayaklar çıplak, elele, paytak paytak :))))

    12 Ağustos 2007 Pazar

    Perili Pazar

    Bugün bana periler geldi, ilham perileri :))) Herşey sabahın 7’sinde uyanmamla başladı, pazar sabahının anlamını idrak edemeyip birdenbire açılıveren gözler, uyumak umuduyla yatağın içinde nafile birkaç dönüş, bastıran sıcak ve mutlu (!) son, saat 07:10 ve ben ayaktayım. Baktım ki annem de kalkmış, balkonda keyif yapıyor; hemen katıldım ona. Serin serin ve sessiz sedasız balkon keyfiyle ne iyi gider? Tabi ki Türk Kahvesi. Hemen kahvelerimiz yapıldı, biraz sohbet, derken annem başladı geçen gün gazeteden kestiği böreği anlatmaya, ben başladım kıpırdanmaya. Annem “e dolapta yufka var, hadi bize bu böreği yapıversene” dedi, daha annemin lafı bitmeden alıverdim mutfakta soluğu .

    Börek kolay ötesi; öyle sarma, tepsiye döşeme derdi falan yok, şahane şahane! Orijinali 3 yufkadan yapılıyor ama ben yarısını yaptım. Önce 1 yufkanın kenarlarından biraz kopardım, kalan yufkayı (yaklaşık olarak 1 yufkanın ¾’ü) yağladığım tepsiye buruşuk olarak yaydım, kenarlarını hafifçe yükselttim. Yufkanın kalan kısmını (yaklaşık ¼’ü) ve yarım yufkayı rulo şeklinde sarıp 1 cm. kalınlığında kestim. Kestiğim yufkaları karıştırarak şeritler oluşturdum ve bunların tamamını tepsideki yufkanın üzerine yaydım. Daha sonra 1 yumurta, ½ çay bardağı sıvıyağ, ½ çay bardağı süt ve ½ çay bardağı sodayı çırpıp tepsideki yufkaların üzerine döktüm ve bunları yaklaşık 10 dak. kadar beklettim. İç olarak da 1 tane közlenmiş kırmızı biberi, 1 tane domatesi, 2 tane sivri biberi, birkaç dal maydanozu ve biraz peyniri küçük küçük doğrayıp, yufkaların üzerine serptim. Önceden ısıtılmış 180 derecedeki fırında pişirdim. Kahvaltı yapıldı, börek “hımmm, çok güzel olmuş” sesleri eşliğinde afiyetle yendi, markete gidilip alışveriş yapıldı ve ben birkaç gündür beynimden uzaklaştıramadığım şeftalili pasta hayalini gerçekleştirmek üzere tekrar mutfağın yolunu tuttum. En küçük yuvarlak kalıbıma, Emel Başdoğan’ın klasik pandispanyasını hazırladım ve onu fırına atıp bulaşıkları toparladım. İşte tam bu sırada ilham perilerinin akınına uğradım. Bir hışım önce buzdolabını temizledim, kesmedi soluğu mutfak dolaplarında aldım, o da kesmedi mutfak balkonunu temizledim. Mutfak bitti ama benim periler hala gitmiyor, hemen odama daldım, yatak çarşaflarımı değiştirdim, odamı süpürdüm, tozları aldım, tam gardıroba dalacaktım ki periler dedi “bize müsaade”, “ne olur kalın, size şeftalili pasta veririm” dediysem de beni dinlemediler; işleri varmış, başkalarını ziyaret edeceklermiş. Ne yapalım gardırobu da sonra düzenleyeceğiz. Bu arada periler gitmeden bir truff denemesine de başlamış bulundum. Uzun zamandır tüm bloglarda, son zamanlarda da özellikle sevgili Burçin ve sevgili Müge’nin sayfalarında truff göre göre aşka geldim. 100 ml kremayı erittim, içine de 100 gr çikolatayı ufalayıp çikolata eriyene kadar karıştırdım. Sonra traşlamadan kalan kek parçalarını da içine ufaladım. Şimdi bekliyorlar. Umarım yanlış birşey yapmamışımdır, bakalım akşama göreceğiz. Eh bu günlük bu kadar hamaratlık yeter, bir pazar günü de bu kadar evde oturulmaz. Müsaadenizle, ben dışarı çıkıyorum artık. Daha akşam gelip truff’larımı ve pastamı yapacağım. İyi pazarlar efendim

    Ekleme: Efendim, Müge'ye de dediğim gibi ben fasülyeden bir yemek blogcusu olduğumdan, börek tarifinde hayli başarısız kalmışım. Sanırım tarifi yarım ölçü verdiğim için de biraz karışmış. O yüzden bu sefer tam ölçü tarif vereyim, bakalım olacak mı???? Öncelikle 3 adet yufkaya ihtiyacımız var. İlk olarak 30 cm çapında yuvarlak bir tepsiyi yağlıyoruz, sonra yufkalarımızdan birini buruşuk bir şekilde yağladığımız tepsiye yayıyoruz, kenarlarını da biraz yükseltiyoruz (tart hamuru gibi). Daha sonra kalan 2 yufkayı rulo yapıp, 1 cm kalınlığında kesiyoruz, böylece uzun ince şeritlerimiz oluyor; bu şeritleri de karışık bir şekilde tepsideki yufkanın üzerine yayıyoruz. Daha sonra 2 yumurta, 1 çay bardağı sıvıyağ, 1 çay bardağı süt ve 1 çay bardağı sodayı çırpıp tepsideki yufkaların üzerine döküyoruz. 10 dak kadar beklettikten sonra istediğimiz harcı üzerine koyup fırınlıyoruz.

    7 Ağustos 2007 Salı

    Hasrete Dayanamadım

    Geçenlerde Boğaz Köprüsü'nden geçerken deniz öyle cezbedici görünüyordu ki, kendimi masmavi sulara atmamak için zor tuttum. Baktım bu deniz hasretinin sonu kötüye gidecek, ben de hafta sonu soluğu Ayvalık'ta aldım yine :)) Geceden bindim otobüse, sabah güzel bir Ayvalık sabahına günaydın dedim, bir gece kaldım ve ertesi akşam da hoşçakal Ayvalık diyerek rüyadan uyandım. Tamam kabul ediyorum yorucuydu ama öyle güzeldi ki, değdi kesinlikle; hatta tekrarını bile yapabilirim :))) (malum bu aralar leyleği havada gördük, inmiyor bir türlü yere)

    İki günde, ortalama bir insanın 10 günde girebileceği kadar çok girdim denize. Sahile inip kendimi denize attığımda, yol yorgunluğu falan demeyip kesintisiz 4 saat denizde kaldım, sanki o güzel sularda yüzmeyi depoladım beynime, kalbime. Sonra azıcık dinleme, terar deniz, su içme molası, tekrar deniz :))) Akşam arkadaşlarla bizde lazanya partisi yaptık. Ne zamandır benden lazanya istiyorlardı, kısmet bu güneymiş. Zaten ben gitmeden malzeme listesini gönderdim, malzemeler alınmış, bir de sitede söylenti çıkarmışlar "İtalya'dan özel aşçı getiriyoruz, lazanya yapsın diye" şeklinde. Bilsem birkaç kelime İtalyanca öğrenirdim, bütün gece mamma mia ve si diyerek dolaştım ortalıkta :)) İmece usulü hazırlanmış, lazanya, tavuk pane, patates, beyaz peynir, patlıcan salatası ve beyaz şaraptan oluşan mütevazi masamızda nasıl da keyifli saatler geçirdik.

    İkinci gün, muhteşem bir tekne turu yaptık; her ne kadar öğlenden sonra hava bize biraz sürpriz yapsa da ben yolculuğu teknenin arkasında, dalgaları yara yara gidişini ve ardında bıraktığı köpükleri mutlu mutlu izleyerek sürdürdüm. Bir koyda mola verdiğimizde, hava iyice bozmuştu ama ben azimliydim yine denize girmek için, teknedeki herkesin ve civar teknelerdekilerin şaşkın bakışları arasında dalıverdim denize :))) Zevk aldım almasına da deli damgasını da yedim yine :)

    Ve tabi yol boyunca elimde makine, bütün yelkenli teknelerin fotoğrafını çektim ve belki bir gün benim de bunların kardeşi büyüklüğünde bir teknem olur diye hayal kurdum dalgalara bakıp bakıp.

    Hava pek iyi olmadığı için koyları çok fazla gezemedik ama uzunca bir müddet Cunda Adasında demirli kaldık. Biz de sanki daha önce hiç görmemiş gibi yine gezdik adanın her yerini, enfes Ada Lokmasından lüplettik, bol bol fotoğraf çektik; dönüşte hava iyice bozup, biz iyice üşümeye başlasak da ben havluya sarınıp mutlu mutlu sırıtmaya devam ediyordum yine.

    Ne diyeyim, öyle muhteşem iki gündü ki, tadı damağımda, lezzeti kalbimde kaldı.