13 Temmuz 2010 Salı

Veeee Sahne

Ekim 2009! Şehr-i Seattle’dan yeni dönüş; şaşkınlıklar, bocalamalar, iş arama ve bu keyifsiz sürecin en güzel, en keyifli buluşması, Moda Sanat Tiyatrosu ile tanışma…

Çalışmalar başlıyor, ses-nefes, diksiyon, doğaçlamalar vs derken en çok istediğimiz şeye başlıyoruz: oyun çalışmaya… Nisan 2010, ilk okuma provaları; sonrasında rollerin dağılımı, ezberler veee işte provalardayız. Neler neler yaşanıyor o provalarda, hepsini ne hatırlamaya ne anlatmaya insanın gücünün yetmeyeceği cinsten, insanın gülmekten karnına ağrılar gireceği cinsten. Sonra koşturmacalar, alışverişler; dekor, kostüm, aksesuar… Biz koşturuyoruz, bizimle birlikte herkes de bizim için koşturuyor: Türkan Hoca, Tülin Hoca, Günay Hoca, Murat, Fatih.

Son haftalara yaklaştık bile. Teknik provalar, akışlar, bir çuval inciri berbat ettiğimiz genel provalar derken 9 Temmuz’a gelmişiz. Saat 01:00 olmuş, Barış Manço Kültür Merkezindeki son genel provamızı almış, çaylarımızı içiyoruz. Hepimizin yüzünde ayrı bir heyecan, ayrı bir endişe ve ayrı bir korku var. Herkes birbirine oyuna kaç saat kaldığını fısıldıyor. Sırtımızda yıkanmak üzere kostümlerimiz, kalbimizde çarpıntılarımızla ayrılıyoruz birbirimizden. Güzel bir uyku çekmeye çalışıyoruz, rüyalarımızda oyunu görerek; bazen gülümsemeyle, bazen de nefes nefese uykumuzdan uyanarak. 14:00’de Barış Manço Kültür Merkezinin önünde buluşuyoruz, kalpler daha hızlı atmakta ama yine de stresimizi birbirimize yansıtmamaya çalışıyoruz. Tekrar ufak tefek provalar, yerleşme vs derken bir bakıyoruz ki oyuna 1 saat kalmış. Heyecan dorukta giyiniyoruz, makyajlarımızı yapıyoruz, Günay Hoca seslerimizi açıyor ve heyecanlı bekleyiş başlıyor. Perdeler kapalı, Türkan Hoca haber getiriyor “salonda oturacak yer kalmadı” diye; hem heyecanlanıyoruz, hem de iyice korku sarıyor içimizi. O anda aylar boyu çalıştığımız hiçbir repliğim yok aklımda, “hatırlarım canım” diye diye sakinleştiriyorum kendimi. Türkan Hoca da gitti, bir başımıza kaldık 8 kişi; bol şans diliyoruz birbirimize. Derken Teknik’ten telefon geliyor perde müziği girince perdeyi aç diyorlar, kimbilir ne sorduysam “perde müziğini biliyorsun, değil mi?” diye soruyor Fatih. Şapşallıkta son noktadayım, “biraz mırıldansana” diyorum :)))))))). Arkadaşlarıma dönüyorum, tekrar bol şans diliyoruz birbirimize ve perde müziği başlıyor, ellerim titreye titreye açıyorum perdeyi. İlk sahne bitiyor, sahne arkasından alkışları duyuyorum ve o anda iyice fark ediyorum genel provada olmadığımızı, gerçekten seyirciye oynadığımızı. Dizlerimin bağı kesiliyor birden, elim ayağım titriyor derken benim de sıram geliyor ve sahnedeyim. Sonrası yoğun, hem de çok yoğun; ne durumda olduğumu, neler hissettiğimi hatırlayamayacağım kadar yoğun. Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor 2 saat, bittiğinde hem müthiş bir rahatlama hissi veriyor hem de bir hüzün, bir burukluk bırakıyor ardında.

Gece gülüp eğlenerek bitiyor. Oyun replikleri havalarda uçuşuyor, sabahı edip ayrılıyoruz birbirimizden. Sonra başlıyor derin bir sızı, bu grubun hayatımda ne kadar büyük bir yeri olduğunu düşünüyorum, “gerçek değer, geldiğinde boşluk dolduran değil; gittiğinde boşluk yaratandır” sözünü hatırlıyorum, “31 yıldır bu insanlar niçin benim hayatımda olmamışlar” diyorum, gözlerim nemleniyor, bazen de nemlenmenin ötesine geçiyor… Pazar günü her birine yıllardır görmemişim gibi hasretle sarılıyorum, “ayrılmayalım sakın” diyorum ve biz ayrılmamaya karar veriyoruz.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Kapadokya Yollarında

23 Nisan Cuma dediler, tatil dediler. Biz de yanına Cumartesi ile Pazarı verdik, vurduk kendimizi yollara. Uykusuz, yorgun ve bitkin bir Perşembe gecesi çıkıyoruz yola, Taksim’den alıyor otobüsümüz bizi; otobüs koltuğu görünce dayanamayan ben, Boğaz Köprüsünden geçtiğimizi hayal mayal hatırlıyorum ve sabaha kadar mışıl mışıl bir uyku çekiyorum kendime. Güneşli bir İç Anadolu sabahına günaydın diyorum, uykumu almış olmanın huzuruyla ve başlıyor üç günlük maraton. Neler neler yapıyoruz bu üç günde, dur durak bilmeden, oturup dinlenmeden. Bir yandan birbirine çok benzer, bir yandan da birbirinden bir o kadar farklı peribacalarının yarattığı o muhteşem tabloyu izliyoruz ve bol bol fotoğraflıyoruz:

DSCN1944

DSCN1938

DSCN1920

DSCN1596

Sonra yüzyıllar öncesinden kalan kiliseleri ve birbirinden güzel süslemelerini izliyoruz.

DSCN1774

DSCN1765

DSCN2719

Yolumuzun üzerinde bize gülümseyen hoşlukları fark ediyoruz.

DSCN1623

DSCN2057

Şarap fabrikasını geziyoruz; o güzel şarapların nasıl yapıldığını öğreniyoruz ve bol bol tatlarına bakıyoruz.

DSCN1812

DSCN1827

Balonları izliyoruz, havalanırken

DSCN2562

DSCN2019

Yaşanmışlıkları olan ve hala yaşanmakta olan o taş yapıları geziyoruz.

DSCN1846

DSCN1881

DSCN1879

DSCN1876

DSCN1875

DSCN2047

DSCN2052

DSCN2065

DSCN2350

DSCN2355

DSCN2432

DSCN2445

DSCN2444

Yeraltı şehirlerinde dolaşıyoruz.

DSCN2655

DSCN2642

Uçhisar Kalesine tırmanıyoruz.

DSCN2166

Dalların arasından bize gülümseyen Erciyes Dağı ile bütün ihtişamı ile karşımıza dikiliveren Hasan Dağının güzelliği karşısında büyüleniyoruz.

DSCN2182

DSCN2698

Ihlara Vadisinde, Melendiz Çayının kenarında trekking yapıyoruz.

DSCN2720

DSCN2767

DSCN2746

DSCN2770

Dönüş yolunda Tuz Gölünün kenarında durup, fotoğraf molası veriyoruz.

DSCN2816

DSCN2824

Ve Pazar gecesi, yorgunluktan sızlayan bacaklarımızla, uykusuz gözlerimizle ama yaşadığımız güzel anları cebimize koymuş olmanın mutluluğuyla ulaşıyoruz evimize ve rahat yatağımıza…

21 Nisan 2010 Çarşamba

Artık Durulma Vakti Midir?

sirk cambazi

Büyüyemedim ben bir türlü; en ciddi toplantının ortasında bile, takım elbisenin altından serseri ruhum "ceeee, işte geldim burdayım" diyor. Etrafımdaki herkes büyüyor, duruluyor; mesela trekking'e gitmek için çok insan buluyorum etrafımda ama rafting'e gidelim deyince kalıveriyorum bir başıma :((( Ya da kahve içmeye herkes tamam der de, "hadi lunaparka gidelim" dersem pek kimse gelmez peşimden... Yaş 30'a gelmiş hatta bir parmak da geçmişken, ben niye kendimi hala teenager sanıyorum? Bazen "artık durulma vakti midir?" diyorum kendi kendime ama serseri ruhum şiddetle karşı çıkıyor bu duruma. Ya ben de büyüyeceğim bir gün, ya da 70'imde oradan oraya zıp zıp zıplayan, aktivite aktivite diye ortalıklarda dolanan bir ihtiyar olacağım...

Not: Sirk cambazı fotoğrafımız Şehr-i Seattle'dan.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Leylek Havada, Gülriz Tavada

Şuraya ne zaman düzenli yazı yazabileceğimi bilmiyorum ama böyle devam edersem ya çalışmaktan ya da gezmekten tükenip, son nefesimi vereceğim. Benim bünye, uzun çalışma saatlerini kendisine çekiyor be dünlük. 10 senedir çalışıyorum, daha 6’da çıkıp da evime gittiğim bir işim hiç olmadı. Hatta 2,5 sene üniversitede (devlet üniversitesidir kendisi) asistanlık yaptım, düpedüz devlet memuru oldum, hani bildiğiniz 657’ye tabi olanlardan ama şans bu ya, o dönemde bizim okulda ikinci öğretimler vardı, dersler 22:30’da biterdi. Ne kadar hoş, değil mi? Şimdilerdeyse ofisten ortalama çıkış saatim gece 10 ya da 11; sık sık hafta sonları da çalışıyorum. Bu arada hiçbirşeyden de geri kalmamak için yırtınıp duruyorum. Tiyatro çalışmalarını elimden geldiğince aksatmamaya çalışıyorum, ev-iş / iş-ev arasındaki yolda uykudan kafamın düşüp düşüp durmasına aldırmadan kitap okumaya çalışıyorum, serseri yeğenime vakit ayırmaya çalışıyorum, kendime vakit ayırmaya çalışıyorum. Bir de gezeceğim diye kendimi parçalıyorum. Yalnız bu Pazartesi, saatin çalmasını müteakiben, yanağımın alt kısmı yastıktan ayrılmış, üst kısmı henüz yastık ile bağlarını koparamamışken bir karar verdim: Bu haftasonu hiçbir yere gitmeyeceğim, evde miskinlik yapacağım, tembel tembel oturacağım. Olur mu dersiniz? Kimbilir…
Hafta sonu kareleri Abant ve Büyükada’dan; 23 Nisan’da Kapadokya, 19 Mayıs’ta Yedigöller, uygun bir zaman diliminde Melen’de Rafting de planlarımız arasında efendim. Bu arada unutmadan belirteyim, bu aralar mutfak ile ilişkimiz ara sıra pişirilen kurabiyelerden ibaret…

buyukada 1

buyukada 2

buyukada 3

buyukada 4

buyukada 5

buyukada 6

buyukada 7

buyukada 8

buyukada 9

buyukada 10

abant 1

abant 2

abant 3

abant 4

abant 5

yoruk cadiri 1

yoruk cadiri 2

yoruk cadiri 3