Yaşamdan Dakikalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşamdan Dakikalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2012 Salı

Yeni Bir Blog: Deligiller

Son yazımı 13 Temmuz 2010'da yazmışım; tam 1,5 yıl önce :((( Neler beni buradan uzaklaştırdı bilemiyorum. Dürüst olmak lazım: ne yoğunluk maskesinin ne de blogspot yasaklarının arkasına sığınmak olmaz. Evet çok yoğun geçen bir dönemdi. İşlerin iyice yoğun olması mıydı beni yazmaktan alıkoyan yoksa işlerin arasındaki onca koşturmaca mı? Belki de ipin ucunu kaçırmışlık duygusu... Evet evet, bu sonuncusuna daha yakınım.

Son yazım tiyatro hakkında, ilk sahne deneyimi hakkındaydı. Biraz gelişti bu durum: sayısız sahne deneyimleri oldu; Aziz Nesin oyunu oynandı; Kadıköy Belediyesinin Tiyatro Festivali çerçevesinde, Selamiçeşme Açıkhava Tiyatrosunda, ustaların boy gösterdiği sahnede merhaba dedik 1.200 kişiye. Hem de düğünümüzden 3 gün önce...

Evet düğünden 3 gün önce... Birdemetpapatya, 17 Temmuz 2011'de masal kahramanıyla birleştirdi hayatını. Elele tutuşup yeni bir dünyaya merhaba dediler. Deli doluluklarından mı yoksa çocuk ruhlarından mı bilinmez kendilerine Deligiller dediler.

Bundan sonra Deligillerin tüm maceraları burada! Sizi de bekleriz

http://www.deligiller.com

13 Temmuz 2010 Salı

Veeee Sahne

Ekim 2009! Şehr-i Seattle’dan yeni dönüş; şaşkınlıklar, bocalamalar, iş arama ve bu keyifsiz sürecin en güzel, en keyifli buluşması, Moda Sanat Tiyatrosu ile tanışma…

Çalışmalar başlıyor, ses-nefes, diksiyon, doğaçlamalar vs derken en çok istediğimiz şeye başlıyoruz: oyun çalışmaya… Nisan 2010, ilk okuma provaları; sonrasında rollerin dağılımı, ezberler veee işte provalardayız. Neler neler yaşanıyor o provalarda, hepsini ne hatırlamaya ne anlatmaya insanın gücünün yetmeyeceği cinsten, insanın gülmekten karnına ağrılar gireceği cinsten. Sonra koşturmacalar, alışverişler; dekor, kostüm, aksesuar… Biz koşturuyoruz, bizimle birlikte herkes de bizim için koşturuyor: Türkan Hoca, Tülin Hoca, Günay Hoca, Murat, Fatih.

Son haftalara yaklaştık bile. Teknik provalar, akışlar, bir çuval inciri berbat ettiğimiz genel provalar derken 9 Temmuz’a gelmişiz. Saat 01:00 olmuş, Barış Manço Kültür Merkezindeki son genel provamızı almış, çaylarımızı içiyoruz. Hepimizin yüzünde ayrı bir heyecan, ayrı bir endişe ve ayrı bir korku var. Herkes birbirine oyuna kaç saat kaldığını fısıldıyor. Sırtımızda yıkanmak üzere kostümlerimiz, kalbimizde çarpıntılarımızla ayrılıyoruz birbirimizden. Güzel bir uyku çekmeye çalışıyoruz, rüyalarımızda oyunu görerek; bazen gülümsemeyle, bazen de nefes nefese uykumuzdan uyanarak. 14:00’de Barış Manço Kültür Merkezinin önünde buluşuyoruz, kalpler daha hızlı atmakta ama yine de stresimizi birbirimize yansıtmamaya çalışıyoruz. Tekrar ufak tefek provalar, yerleşme vs derken bir bakıyoruz ki oyuna 1 saat kalmış. Heyecan dorukta giyiniyoruz, makyajlarımızı yapıyoruz, Günay Hoca seslerimizi açıyor ve heyecanlı bekleyiş başlıyor. Perdeler kapalı, Türkan Hoca haber getiriyor “salonda oturacak yer kalmadı” diye; hem heyecanlanıyoruz, hem de iyice korku sarıyor içimizi. O anda aylar boyu çalıştığımız hiçbir repliğim yok aklımda, “hatırlarım canım” diye diye sakinleştiriyorum kendimi. Türkan Hoca da gitti, bir başımıza kaldık 8 kişi; bol şans diliyoruz birbirimize. Derken Teknik’ten telefon geliyor perde müziği girince perdeyi aç diyorlar, kimbilir ne sorduysam “perde müziğini biliyorsun, değil mi?” diye soruyor Fatih. Şapşallıkta son noktadayım, “biraz mırıldansana” diyorum :)))))))). Arkadaşlarıma dönüyorum, tekrar bol şans diliyoruz birbirimize ve perde müziği başlıyor, ellerim titreye titreye açıyorum perdeyi. İlk sahne bitiyor, sahne arkasından alkışları duyuyorum ve o anda iyice fark ediyorum genel provada olmadığımızı, gerçekten seyirciye oynadığımızı. Dizlerimin bağı kesiliyor birden, elim ayağım titriyor derken benim de sıram geliyor ve sahnedeyim. Sonrası yoğun, hem de çok yoğun; ne durumda olduğumu, neler hissettiğimi hatırlayamayacağım kadar yoğun. Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor 2 saat, bittiğinde hem müthiş bir rahatlama hissi veriyor hem de bir hüzün, bir burukluk bırakıyor ardında.

Gece gülüp eğlenerek bitiyor. Oyun replikleri havalarda uçuşuyor, sabahı edip ayrılıyoruz birbirimizden. Sonra başlıyor derin bir sızı, bu grubun hayatımda ne kadar büyük bir yeri olduğunu düşünüyorum, “gerçek değer, geldiğinde boşluk dolduran değil; gittiğinde boşluk yaratandır” sözünü hatırlıyorum, “31 yıldır bu insanlar niçin benim hayatımda olmamışlar” diyorum, gözlerim nemleniyor, bazen de nemlenmenin ötesine geçiyor… Pazar günü her birine yıllardır görmemişim gibi hasretle sarılıyorum, “ayrılmayalım sakın” diyorum ve biz ayrılmamaya karar veriyoruz.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Artık Durulma Vakti Midir?

sirk cambazi

Büyüyemedim ben bir türlü; en ciddi toplantının ortasında bile, takım elbisenin altından serseri ruhum "ceeee, işte geldim burdayım" diyor. Etrafımdaki herkes büyüyor, duruluyor; mesela trekking'e gitmek için çok insan buluyorum etrafımda ama rafting'e gidelim deyince kalıveriyorum bir başıma :((( Ya da kahve içmeye herkes tamam der de, "hadi lunaparka gidelim" dersem pek kimse gelmez peşimden... Yaş 30'a gelmiş hatta bir parmak da geçmişken, ben niye kendimi hala teenager sanıyorum? Bazen "artık durulma vakti midir?" diyorum kendi kendime ama serseri ruhum şiddetle karşı çıkıyor bu duruma. Ya ben de büyüyeceğim bir gün, ya da 70'imde oradan oraya zıp zıp zıplayan, aktivite aktivite diye ortalıklarda dolanan bir ihtiyar olacağım...

Not: Sirk cambazı fotoğrafımız Şehr-i Seattle'dan.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Leylek Havada, Gülriz Tavada

Şuraya ne zaman düzenli yazı yazabileceğimi bilmiyorum ama böyle devam edersem ya çalışmaktan ya da gezmekten tükenip, son nefesimi vereceğim. Benim bünye, uzun çalışma saatlerini kendisine çekiyor be dünlük. 10 senedir çalışıyorum, daha 6’da çıkıp da evime gittiğim bir işim hiç olmadı. Hatta 2,5 sene üniversitede (devlet üniversitesidir kendisi) asistanlık yaptım, düpedüz devlet memuru oldum, hani bildiğiniz 657’ye tabi olanlardan ama şans bu ya, o dönemde bizim okulda ikinci öğretimler vardı, dersler 22:30’da biterdi. Ne kadar hoş, değil mi? Şimdilerdeyse ofisten ortalama çıkış saatim gece 10 ya da 11; sık sık hafta sonları da çalışıyorum. Bu arada hiçbirşeyden de geri kalmamak için yırtınıp duruyorum. Tiyatro çalışmalarını elimden geldiğince aksatmamaya çalışıyorum, ev-iş / iş-ev arasındaki yolda uykudan kafamın düşüp düşüp durmasına aldırmadan kitap okumaya çalışıyorum, serseri yeğenime vakit ayırmaya çalışıyorum, kendime vakit ayırmaya çalışıyorum. Bir de gezeceğim diye kendimi parçalıyorum. Yalnız bu Pazartesi, saatin çalmasını müteakiben, yanağımın alt kısmı yastıktan ayrılmış, üst kısmı henüz yastık ile bağlarını koparamamışken bir karar verdim: Bu haftasonu hiçbir yere gitmeyeceğim, evde miskinlik yapacağım, tembel tembel oturacağım. Olur mu dersiniz? Kimbilir…
Hafta sonu kareleri Abant ve Büyükada’dan; 23 Nisan’da Kapadokya, 19 Mayıs’ta Yedigöller, uygun bir zaman diliminde Melen’de Rafting de planlarımız arasında efendim. Bu arada unutmadan belirteyim, bu aralar mutfak ile ilişkimiz ara sıra pişirilen kurabiyelerden ibaret…

buyukada 1

buyukada 2

buyukada 3

buyukada 4

buyukada 5

buyukada 6

buyukada 7

buyukada 8

buyukada 9

buyukada 10

abant 1

abant 2

abant 3

abant 4

abant 5

yoruk cadiri 1

yoruk cadiri 2

yoruk cadiri 3

28 Mart 2010 Pazar

Gecikmiş Bir Post: Dünya Tiyatro Günü Kutlu Olsun, Kurabiyeleri de Benden Olsun!

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi

Önce kaos vardı. Kozmos kaostan doğdu. İlk patlama, ilk yıldız, ilk galaksi, evrene dağılan yıldız tozları, elementler, hayat...

Uçsuz bucaksız uzayın boşluğunda orta boy bir yıldız, ateşten bir küre... Biraz uzağında masmavi bir top. Ama bir yüzü hep karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde, sönük, titrek bir ışık. Bir mağarada yakılmış bir ateş. Dans eden alevlerin çevresinde toplanmış bir insan topluluğu. Duvara düşen ve bir uzayıp bir kısalan gölgelerin arasında ertesi günkü geyik avını canlandıran, hem geyiği hem onu kovalayanları oynayan tecrübeli bir avcı.

Yeraltını yeryüzüne bağlayan mağara, gökkubbede yıldızlar, ortada bir ateş ve hem avcı hem oyuncu insan. İlk ritüel, ilk müzik, ilk dans, ilk resim, ilk mitos...

Evrende karanlık olağan, ışık istisnadır. Tiyatro karanlığa düşürülen bir ışıktır insan eliyle.

Evrende değişmeyen tek şey değişimin kendisi ve birbirlerini karşılıklı var eden kaos ile kozmos, karanlık ile ışık arasındaki sonu gelmez köşe kapmacadır.

Kökleri ritüellerle mitosların buluştuğu alana uzanan tiyatro değişimin hem tanığı hem belleğidir. Çağa ve insana tanıklık, vazgeçilmez bir toplumsal işlev ve ihtiyaç olduğu gibi, insanlık serüvenini tüm renkliliği, çeşitliliği içinde kucaklayan, sahiplenen yüzüdür tiyatronun. Bellek çabasının bir yanında, kimliği oluşturan, "bizi biz yapan" kökleri unutmama kaygısı vardır. Diğer yanda ise, ummanda bir su damlası misali, birey olarak varolan insanın her şeyi tüketen zamana karşı direnişi... Hatırlamak, dünyaya ve kendi yaşamına anlam yükleme, anlam katma sürecinin en önemli köşetaşıdır.

Her gelen günün bir öncekini, her yeni haberin eskisini kovaladığı, anlam aramanın değil anlamdan kaçmanın öne çıktığı günümüz dünyasında tiyatronun en vazgeçilmez işlevlerinden biri anlamlandırmaktır. "Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpare geniş bir ânın / parçalanmaz akışında" diyebilmektir.

Bin yıllar boyunca sayısız uygarlığa ve kültüre, onların oluşturduğu sentezlere ev sahipliği yapan Anadolu, güneşin doğduğu yer, ortak insanlık mirasının en önemli sahnelerinden biridir. Hayat-ölüm-yeniden doğum döngüsünde şekillenmiş mitosların ve ritüellerin vatanıdır Anadolu. Destanlar ve efsaneler diyarıdır. "Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket" öyle bir kültür ve sanat potasıdır ki, her karış toprağında insana ve âleme dair söylenmiş bir söz, yazılmış bir dize, bir replik, mermere dökülmüş bir gözyaşı, minyatürlere, ikonalara sığdırılmış bir ışık zerreciği gizlidir mutlaka.

Anadolu’da yaşayıp dünyayı sadece kendinden ibaret sanmak, bu topraklardaki zenginliği, çeşitliliği, yaşanmış sentezleri görmemek… Veya tam aksine, kültürlerarası bir potaya dökülmenin tek yolunun kendi köklerini, kimliğini, birikimlerini umursamamaktan geçtiğini düşünmek… Bu yaklaşımlar aynı anlam yitimi, aynı belleksizleşme sürecinin iki yüzüdür aslında.

Oysa Anadolu’da yaşayıp kültürü, sanatı, insanı, hayatı dünden bugüne var eden çabaları görebilmek, sahiplenebilmek o kadar da zor olmasa gerek. Bu memleketin her köşesinde 2000 yıl öncesinden bize bakan ve sayıları yüzü geçen antik tiyatro yapılarını görmek, onları yeniden oyunlarla buluşturmak o kadar zor değil. Kökleri çok derinlere uzanan çınarın günümüzde Cumhuriyet kazanımları ve kurumlarıyla ayakta kaldığını bilmek o kadar zor değil.

Tiyatro hatırlayarak tanıklık etmektir.

Bilimin ve iletişimin vardığı noktadan, değişimin içinden evrene, dünyaya, insana bakarken, onunla gülüp onunla ağlarken, kozmosun katlarını ritüeliyle birbirine bağlayan şaman gibi kendi köklerini güne ve geleceğe taşıyabilmektir.

Tiyatronun söyleyecek sözü vardır halden bilene, bu söz onun bin yıllardır süregelen gücüdür. Sözünden, anlamından, anlamlandırma işlevinden vazgeçmek ölümdür tiyatro için. Dünyayı kaplayan görüntü selleri içinde kendini ve köklerini hatırlayarak var olmak, piyasa kurallarına değil kendi altın zincirinin halkalarına sadık kalmak, değişimin içinde yer alırken kendine ve her şeye dışarıdan bakabilme yeteneğini korumak, o yekpare geniş ânın parçalanmaz akışını duyumsamak...

Uçsuz bucaksız uzayın sonsuzluğu içinde narin, minik, mavi bir nokta. Bir yüzü karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde ışıklar yanıyor birden. Ve perde...

Ayşe Emel Mesci

(Aktris-Yönetmen)

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi

Dünya Tiyatro Günü; tiyatronun kutlanması için bir çok farklı imkan sağlar. Tiyatro bir eğlence ve ilham kaynağıdır. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan insanları ve çok farklı kültürleri birleştirebilecek güce sahiptir. Yalnız; tiyatro bundan da daha fazlasıdır. O, insanları eğitip bilgilendirecek olanaklar sunar.

Her zaman geleneksel tiyatro düzeninde olmasa da dünyanın her yerinde tiyatrolar sergilenir. Gösteriler Afrika'daki küçük bir köyde, Ermenistan yakınlarında bir dağda, Pasifik'teki minik bir adada gerçekleşebilir. Gereken bütün şey bir yer ve seyircidir. Tiyatro bizi güldürebilecek veya ağlatabilecek etkiye sahiptir, fakat aynı zamanda bizi düşündürmeli ve düşündüklerimizi aktarabilmemizi sağlamalıdır.

Tiyatro bir ekip çalışmasıyla meydana gelir. Oyuncular göz önünde olan insanlardır, fakat tiyatroda görülmeyen hayret edici sayıda bir grup insan vardır. Onlar da en az oyuncular kadar önemlidir. Her birinin farklı ve kendi alanında uzmanlık gerektiren yetenekleri bir oyunun sahnelenmesini mümkün kılar. Gerçekleşebilecek tüm zafer ve başarıları onlar da paylaşmalıdır.

27 Mart daima resmi olarak Dünya Tiyatro Günü'dür. Fakat seyircilerimizi eğlendirme, eğitme ve aydınlatma geleneğini devam ettirme sorumluluğumuz olduğu sürece her gün ayrı bir tiyatro günü olarak görülmelidir.

Dame Judi Dench

(İngiliz Aktris)

Not: Bildiriler, Devlet Tiyatrolarının web sayfasından alıntıdır.

21 Mart 2010 Pazar

İsyan Notları

Sevgili Dünlük,
Biliyorum bu aralar sana dünlük değil, önceki günlük, haftalık, aylık vs muamelesi yapıyorum ama kafam kaşınıyor, kaşıyacak zaman bulamıyorum be dünlük. Ne olacak bu hayat böyle, nereye kadar gideceğiz, hiç bilmiyorum. İsyanlardayım dünlük; koptum her güzel şeyden. Kendime vakit ayıramıyorum, dost sohbetlerine kaynaşamıyorum, uykum var uyuyamıyorum... İspanyolca çalışmayı özledim, mis gibi bahar havasında masmavi denize bakıp kahve yudumlamayı özledim, araya işe alımlar, ücretler, hedefler, organizasyon şemaları vs girmeden kendimle başbaşa kalmayı özledim.
Hayat böyle geçip gidiyor dünlük. Yaşlandıkça zaman daha da bi su gibi akıyor. Misal 1 sene önce bugün, şehr-i Seattle'daki kırmızı minderli evimdeki ilk günümdü. Aylar geçti, kırmızı minderli evden ayrılındı, geri gelindi, iş arandı, iş bulundu, işe başlandı... Oysa herşey niye dün gibi be dünlük? Ben kırmızı minderlerimi istiyorum, işten çıktığımda kulağımda Norah Jones, elimde bir fincan kahve ile yürümek istiyorum yeşillerin mavilerin arasında, bir beyaz yelken istiyorum maviliklerin ortasında, bir yandan yalnızlığımın tadını çıkarıp bir yandan da dost yüzlerle birlikte olmak istiyorum. Bak, çok şey değil istediklerim. İşi gücü bırakıp arkeoloji okuyayım, sonra da orası senin burasi benim, kazılarda gezeyim demiyorum; yelkenli ile dünya seyahatine çıkmaktan da bahsetmiyorum. Ama hak ver bana dünlük, çok şey istemiyorum...
İsyanlardayım ben dünlük, düpedüz isyanlardayım, bilesin!

31 Ocak 2010 Pazar

Yârim İstanbul

Tramvayda biri Miami'den, diğeri İsviçre'den gelmiş 2 turist konuşuyordu, kulak misafiri oldum:

- Ne kadar güzel bir şehir, değil mi?

- Kesinlikle öyle, turist olarak görmek için şahane bir şehir!

- Evet evet, haklısın; turist olarak gelmek için süper bir şehir ama bir de bu şehirde yaşadığını düşünsene, kabus gibi!!!

Yârim İstanbulum,

Dünyanın en güzel şehirlerinden birisin sen. Sende yaşamayı "kabus gibi" diye nitelendiriyorsa birileri, emin ol bunda senin payın yok, bütün suç bizim...

28 Ocak 2010 Perşembe

İş Başvuru Formu

Geçen gün bir firmaya iş görüşmesine gittim. İş başvuru formu doldurmamı istediler, online falan da değil bildiğiniz kağıt üzerinde iş başvuru formu. Renk vermedim hiç, başladım doldurmaya, birinci sayfa tamam, ikinci sayfa tamam, üçüncü sayfadaki sorulara ilişti gözüm. Bazıları:
  • İçki kullanır mısınız?
  • Oruç tutar mısınız?
  • Cuma namazlarına katılır mısınız?

Şoktayım, hem de hala. Gece rüyalarıma giriyor, aklımdan çıkaramıyorum bir türlü. Nasıl bir iş hayatının içinde yer aldığımızı düşünüyorum, geleceğimizi düşünüyorum, bizden sonraki nesillere bıraktığımız mirası düşünüyorum, hala düşünüyorum...

18 Ocak 2010 Pazartesi

Tekerleme Tekerlemece

Kapıdaki kıra iki kürkü yırtık kel kör kirpi dadandı. Biri erkek kürkü yırtık kel kör kirpi, diğeri dişi kürkü yırtık kel kör kirpi. Kürkü yırtık erkek kel kör kirpinin yırtık kürkünü kürkü yırtık dişi kel kör kirpinin yırtık kürküne, kürkü yırtık dişi kel kör kirpinin yırtık kürkünü kürkü yırtık erkek kel kör kirpinin yırtık kürküne ekledi. Bunları gören kıymetli kınacı kıyas kına kırıntılarını kışın kırmızı kılıfa kımıldatmadan koydu. Bunun üzerine kınıklı kılıbık kırpıntı kıyasettin kırımlı kıl kuyruk kıtmiri kıkır kıkır kıkırdatarak küskütük küçümen külhaniyle külüstür kürşatı külünklü küngün üzerine küttedek devirdi. Oraya gelen kalın kafalı kadri kabuk kafalı kambur kasapla kayuşta kara kargaları kayadan kaldırdı da kaldırdım da kaldırdım dedi. Sonra kırk handaki kırıkçı kırçıl kırın kırgın kırıkçısı kırmızı kırda kıkır kıkır kıkırdayarak kırımlı kıkırdakçının kızıl kırlangıçlarını kışın kırlarda kırgızlı kırpıntıcı kırışık kırıntovun kırık kıraklarıyla kırdı.
* * *
Yukarıdaki tekerlemeyle kafayı sıyırmak üzereyim. Bu haftaki hedefim, bu tekerlemeyi 2 nefeste ve 30 saniyede söyleyebilmek. Ardından da dedikodu yapar gibi, haber verir gibi, dehşetle, mutlulukla ve üzüntü ile söyleyeceğim. Herşey tamam da kürkleri yırtık kirpilere pek acıdım, bir türlü gözümün önünden gitmiyorlar...

10 Ocak 2010 Pazar

Ege Geldi, Hoşgeldi :)

Geleceğini öğrendiğimde, aramızda iki kıta, bir okyanus vardı. Sabahın köründe sevincimi kimseyle paylaşamayıp mutluluktan çimenlerde yuvarlanmıştım. Sonra adının Ege olacağını öğrendim, yine uzaktaydım; gülümserken ağlamanın nasıl birşey olduğunu tattım. Bana dediler ki, "insan gurbette anne der, baba der; doğmamış yeğenini sayıklayanı ilk defa gördük" dediler :)))
5 gündür aramızda Ege; gülüyor, ağlıyor, serseri serseri bakıyor, suratımıza işiyor ve bana hala olmanın sonsuz mutluluğunu yaşatıyor.

29 Aralık 2009 Salı

2009 Yılı Bilançosu

Ben işletme okudum. Oldum olası iyiydi muhasebem; genel muhasebe, maliyet muhasebesi, enflasyon muhasebesi... Hepsiyle iyiydi işte aram. Bir beceremediğim hayat muhasebesiydi benim. Hani adettendir ya, her yılın sonunda yapılır geçmiş yılın muhasebesi, işte en başarısız muhasebemdi o. Tutturmayı beceremezdim bir türlü bilançoyu, hep pasifler açık ara öne geçerlerdi. İnanması çok güç ama bu sene tuttu benim bilançom; hem de hiç açık vermeden, bir çırpıda dengeleyiverdi aktifler pasifleri... İşte başlıca bilanço kalemlerim:
Aktifler:
  • Hayatımın en güzel, en muhteşem ve en başıma buyruk 5,5 ayını geçirdim. Bana kazandırdıklarını, yüzümü gülümsetenleri saymaya sayfaların yetmeyeceği bir 5,5 ay çaldım ben hayattan.
  • Tarifi imkansız ama çok çok güzel duygular yaşattı 2009 yılı bana.
  • Her fırsatta “yapmak lazım” dediğim güzelliklere vakit ayırmayı öğrendim bu yıl. Hele haftada 3 saat vakit ayırdığım tiyatro atölyesi ile 4 saatlik ispanyolca kursu yüzüme kocaman bir gülümseme konduruyor her dakika.
  • Tezimi yazmaya başladım adım adım, hatta ilk tez izleme komitesini bile atlattım 2009’un son ayında.

Pasifler:

  • Hayatımın en güzel 5,5 ayı gerisinde tarifsiz bir özleme duygusu bıraktı. Başımı yastığıma koyduğumda gözlerimin önünden gitmeyen dost gözler kaldı geriye; sokaklar, caddeler, su kenarları, yürüdüğüm yollar kaldı; bir güzel ev/ yuva kaldı. Uzuuuun uzuuuun denize bakarken karşımdaki masmavi denizi göl sanmamı; iyot kokusuna vardığımda, yüzümü denize dönüp kahvemi yudumlarken hep arkamdan bir tren geçeceğini düşünmemi; bazen katran kokusunu duymamı saymıyorum bile.
  • Keşkeler bıraktı bu yıl hayatımda, hem de bolca. Hem de bu yaşa kadar asla bir cümlenin başına koymadığım, kendisini çok anlamsız, çok gereksiz bulduğum “keşke”ler yerleşti hayatıma. Yaşlanmaktan olsa gerek, çok keşke demeye başladım ben...
  • Sosyal Bilimler Enstitüsünün gereksiz ve uzuuuuuuuuuuuuun bürokrasisi ömrümden ömür çaldı bu yıl da.

Böyle işte bu yılın bilançosu. Acaba bu yıl aktifler mi fazlaydı hayatımda yoksa pasifler mi az? Yoksa aktif pasif dengesi aynıydı da ben mi daha pozitif bakar oldum hayata? Kimbilir belki de bu yıl başabaş noktasındayımdır, sıfır kâr noktası gibidir belki de 2009. Belki de 2010’dan itibaren yine tutturamayacağım bilançoyu ama bir farkla, aktifler geçecek belki de açık ara öne. Malum, herşey bir bakış açısı...

Biliyorum, hiç uymuyor benim muhasebe genel kabul görmüş muhasebe ilkelerine ama bende de muhasebe böyle.

Hayata bakış açımızın daha pozitife döndüğü nice güzel yıllar diliyorum hepimize.

26 Aralık 2009 Cumartesi

1. Tez İzleme Komitesi: TAMAM

Bunu da atlattık, darısı bundan sonrakilerin başına. Master tez jürisi, doktora yeterlilik jürisi, doktora tez öneri jürisi, doktora tez izleme jürisi derken ömrümün jüriler karşısında titremekle ve ecel terleri dökmekle geçtiğini düşünmekteyim. Minimum 15 gün öncesine dayanan stresi ve stresin dışa vurumları olan uçuklar, sivilceler ve aftlar da cabası... Yine de anlık rahatlama hissini doyasıya yaşıyorum, ne de olsa bir sonraki jüri 6 ay sonra =)

18 Aralık 2009 Cuma

Gece Üç Beş Nöbetleri

Sevgili Dünlük,

Bakma böyle 32 diş tekmili birden sırıttığıma, karışığım ben bu aralar. Kafa bulaşık teli gibi, kafanın bu karmakarışık halinden bünye de nasibini aldı tabi, manik depresif ruh hali ile takılıp duruyoruz.

Okul dondurmuş olduğum kaydımı açmaya karar vermiş, sağolsun. Yaklaşık 3 ay düşündüler ama buldular doğru yolu sonunda. Tez izleme komitesi salı günü toplanacaktı ne güzel, olup bitecekti; ertelendi, cumaya kaldı. Sorun çıkmasa bari diyorum, kendisini beynimin en ücra köşelerine gönderirken.

Sonra yılbaşı geliyor, yıllar pek mi çabuk geçmeye başladı yoksa ben mi yaşlanıyorum bilmiyorum. Pek çok keşke demeye başladım ben bu aralar, oysa hiç adetim değildi.

Fotoğraf dün geceden, güzel yürekli bir arkadaşın doğum gününden. Şekilden de göründüğü üzere manik durumdaydım; artık pozitif enerjiden midir, Bülent Ortaçgil sevgisinden midir bilinmez.

Şimdi düşünüyorum, ne olsa böyle sırıtırım 32 diş? Güneş açsa denize çıksak mesela ya da kar yağsa böyle diz boyu da yuvarlansak beyazlarda, ne güzel olurdu... Ya da Portekiz'e gitsek, Mafalda Ablayı canlı canlı dinlesek, kendimizden geçsek, imortais'i söylesek 0 km Portekizcemizle, güzel olurdu be dünlük... O zaman sırıtırdım yine böyle

14 Ekim 2009 Çarşamba

Oradan Buradan Şuradan

Bazen insan hayatın koşturmacasında durup da bir geriye bakıverir ya; dün de ben durdum öyle, bakıverdim geriye. Öyle çoooook uzaklara da gitmedim aslında, sadece buralara dönüşüme kadar uzanıp geldim ve bir kere daha anladım, zaman denen şeyin su gibi akıp gittiğini, kendisini çok iyi yönetmek gerektiğini....

Neredeyse 1,5 ay olmuş dönüp geleli. Hala herşey yarım yamalak, tam bir düzene oturamadım desem, bilmem inanır mısınız? Zaten ilk haftayı hain jetlag ile birlikte geçirdim. Sonrası okulsal işler: kayıt açtırma, harç yatırma, tez danışmanı ile görüşmeler... E Gülriz bu, memlekete döner de Ayvalık kaçamağı yapmazsa olmaz değil mi? Birileri "sezonun ilk deniz buluşmasını Eylülde yapacaksın" deseler hayatta inanmazdım ama bunu da yaşamak varmış serde =)))) Seattle'ın gölleri iyi, güzel de denizde yüzmenin yerini ne tutar ki...

Şimdilerdeyse evde tamirat var. Tüm odalar izolasyon, boya vs olurken biz koloni halinde salonda yaşamaktayız. Bu sefalet bir hafta daha sürer gibi. Herşey tamam da MP3 Player'ımın evin hangi ücra derinliklerinde olduğunu merak etmiyor değilim.

Henüz çalışacak bir iş bulamamış olsam da, meşguliyetle tedavi yöntemini izliyorum kendimde. Tezi yazmaya başladım (en sonunda). Biter mi? Biter herhalde. Sonraaaa hafta sonları bir tiyatro atölyesine devam ediyorum. Henüz işin başında olsak da yıl sonuna bir oyun çıkaracağız, bekleriz efendim. Bir de İspanyolca öğrenmeye merak sardım ki sormayın gitsin. Haftada iki akşamı da İspanyolca kursu için ayırdım. Bu karışıma bir de iş ilave ettim mi süper olacak.

Bu arada Seattle'ı da özlemiyor değilim. Evimi, yürüdüğüm sokakları, oradaki dostlarimi-arkadaşlarımı çok özledim. Bu hafta sonu Seattle'da TurkFest olacak, arkadaşlarım Türk müziği yapacaklar. Keşke bir mucize olsa, sadece 2 günlüğüne bile olsa orada olsam dedirtiyorlar bana...

Meşguliyetle tedavi dedim ama en güzel meşguliyeti en sona bıraktım. Hala oluyorum ben birkaç ay sonra. Haberi Amerika'da aldım, daha ilk ayımda. Bir cumartesi sabahı, sabahın 6'sında abimin telefonu ile uyandım. Bir telaş, bir panik. Dedim annemlere birşey mi oldu? Baktım ki sesi pek neşeli, ohh dedim galiba güzel haber var. Aldım güzel haberi, kapattım telefonu, sığmıyor içim içime. Tüm evde birkaç takla attım kesmedi, attım sonra kendimi sokaklara, çimenlerde yuvarlandım uzun uzun (ki birkaç hafta sonra başka bir bebek haberi ile tekrar buluştum çimenlerle)... Bu arada oradayken abimlerin dışında 5 arkadaşımın hamilelik haberini aldım. Düşünmedim değil, "acaba bu insancıklara ben mi engel oluyordum?" diye =))))

Böyle işte benden haberler, bütün gevezeliğimle... Cümleten hoşbulduk =))))

6 Eylül 2009 Pazar

İstanbul'a Dönüş

Özlediklerime kavuşup gülümserken, geride bıraktıklarımı yad edip hüzünlenme günlerindeyim.

12 Şubat 2009 Perşembe

Ben Hiç Giden Olmamıştım

Ben hiç giden olmamıştım, hep uğurlayandım. Havaalanlarında, terminallerde güle güle diyendim, eve gelip ağlayandım. Bu sefer gidenim; ardından el sallanacak, hoşçakalın diyecek olanım.

Gitmeyi daha kolay sanırdım hep, güle güle demekti zor olan. Oysa gitmek de zormuş, gönderenlerin neler hissettiğini bilince

19 Ocak 2009 Pazartesi

Rüya

Ufak bir sandal göz kırptı dün gece bana. Öyle yelkenli falan değildi, ya da şöyle güzel bir tekne… Bildiğin balıkçı takası. Ama bir göz kırpışı vardı ki aklımı başımdan aldı. Zaten güneş vurmuş denizin üzerine, pırıl pırıl; deniz gülüyor, taka gülüyor, durur muyum hiç, ben de gülüyorum kocaman bir yüz dolusu.

Atlıyorum takaya, önce ufaktan yalpalıyorum, sonra da ağların yanında bir yer bulup kendime ilişiveriyorum. Mis gibi balık kokusu ile iyot kokusu birbirine karışıyor ve ben ciğerlerime çekiyorum yarı balık yarı iyot kokusunu. Güneş vuruyor denize, takaya, ağlara, yüzüme… Deniz gülüyor, taka gülüyor, ağlar gülüyor, durur muyum hiç, ben de gülüyorum.

Sonra ne oluyor? Uyanıyorum

30 Aralık 2008 Salı

Mutlu Yıllar ve Yeni Yıl Kurabiyeleri

İlk defa bu kadar komplike yeni yıl kurabiyesi yapıyorum. Gerçi toplamda 17 adet kurabiyenin yapımı 4 saatimi aldı ama olsun =)))) Favorim kesinlikle noel baba =)))) Kendisi ile ufak çaplı bir pazarlık yaptım; ben onu bu gece gezmeye götüreceğim, o da bana hediye olarak yelkenli getirecek. Pek sözünü tutacağını sanmıyorum ama hadi hayırlısı...

Yeni gelen yılın herkese, hepimize, herşeyin en güzelini getirmesini dilerim.

29 Aralık 2008 Pazartesi

Müzik Tutkunlarının Nişan Kurabiyeleri

Dünyanın en güzel iki insanı, iki müzik tutkunu birliktelik masallarını yüzükle taçlandırmaya karar verdiler. Bu güzel günün organizasyonu yorucuydu tabi ama bir o kadar da keyifliydi. Ne mutlu ki, canlarımın nişan kurabiyelerini yapmak bana kısmet oldu.

Kurabiyelerin tasarımı ve yüzüklerin yapımı için başını ağrıttığım sevgili üstadım Peçeteme, Sevgili Selda ve İlkere sonsuz teşekkürlerimi sunarım. İyi ki varsınız

2 Aralık 2008 Salı

Oradan Buradan Şuradan

İki satır yazmak geçti içimden; geçmesine geçti de ne yazılacağı tam bir muamma, oradan buradan şuradan maddeler halinde gidemezsek bu yazı bitmez =)

  • Kriz, kriz, kriz. Şu anda duymak istemediğim tek kelime.
  • Bu aralar kimse bana, "insan kaynakları mis gibi iş; hahahahaha insan kaymakları işte" şeklinde espriler yapmaz umarım. Zira ücretsiz izinler, işten çıkarma kararları, yemeklerin ve servislerin kaldırılması vs vs vs'yi açıklamak hep o ballı kaymaklı insan kaynakları tarafından gerçekleştiriliyor =(((
  • Güzel şeyler de oluyor canım, hayata o kadar da haksızlık etmemek lazım. Zuzum, can dostum, biricik kardeşim geldi. 1 ay boyunca O'nunla aynı şehrin havasını dolduracağız ciğerlerimize.
  • Havalar da güzel bu aralar. Kasvetli ve bol yağışlı günlerin ardından, güneş o güzel yüzünü gösteriyor. Tam kendini deniz kenarına atıp iyot kokusunu ciğerlerine çekme havası oluyor. Hele bir fincan da kahve eşlik ederse bu yürüyüşe, değmeyin siz benim keyfime.
  • Bu arada çok sevgili arkadaşlarım Elvan, Burcu ve Alkım bana elceğizleriyle "Uluslararası Arkadaşlık Ödülü"nü takdim etmişler, teşekkür bile edemediğim için kızarlar mı bana, yoksa affederler mi?
  • Hehehehehe, bir de Kunter Paşam var, kendi elleriyle en çılgınından bir makarna salatası yapmış ki bana, ne desem bilemedim... Kunterciğim, ben gelene kadar ellerini salatanın yanından çek, yoksa hiç acımam yiyiveririm o güzel parmakları
  • Bir de bu aralar bir çılgınlık geliştirdim ama bunun çılgın makarna salatası ile hiç alakası yok. "Ne İstediğini Bilememek ve Havuçlu Kek" postundan sonra her hafta sonu bir havuçlu kek yapmazsam içim rahat etmemeye başladı. Türlü denemelerin ardından Sevgili İpek'in o muhteşem havuçlu kekinde karar kıldım, bir iki değişiklikle (şekeri yarı yarıya, zeytinyağını yarıdan da fazla azalttım) kendi damak tadıma uydurmayı bile becerdim (bir hayli gelişme görüyorum kendimde =)))) Henüz kendilerinin fotoğrafı yok ama söz bu hafta sonu havuçlu kekinin kare kare fotoğraflarını çekeceğim. Teşekkürler İpek

Ortaokulda kompozisyon derslerinde öğretmişlerdi, bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olmalıymış. Giriş ve gelişme tamam da sonucu bulamadım, böyle kalsa olmaz mı?

Not: Biliyorum fotoğrafla yazdıklarımın hiç alakası yok, niye koydum bilmiyorum. Belki de şu anda en çok içinde olmak istediğim fotoğraf karesi olduğu içindir =))))