30 Mayıs 2007 Çarşamba

Baba Kızın Balkon Keyfi

Annemiz hala yok. Eee kadınbudu köfteler de güzel olunca pazartesi akşamı bitiverdiler. Dün akşam iş dönüşü yine yemek yapma seremonisi vardı bizde. Hatta bu sefer babamın yarım saat kadar geç gelmesinin verdiği rahatlıkla, biraz daha özenli bir sofra hazırlayabildim galiba. İlk önce patlıcanlarımı ve biberlerimi közledim; közlenmiş patlıcanları ince ince doğrayıp birazcık sıvıyağda kavurduktan sonra soğumaya bıraktım. O sırada yufkadan çanakları hazırladım, soğuyan patlıcanı yoğurtlayıp, süslü yufkalara doldurunca masanın ilk tabağı hazır oldu. Sonra gelirken aldığım tavuk göğüslerini sotelik doğradım, onlar pişerken biberlerin içlerine de vazgeçilmez krem peynirimi sardım, üzerlerine azıcık zeytinyağı, biraz da çörek otu, hooooooooop ikinci tabak da hazır. Bir önceki günden kalma üç tane kadınbudu köfteyle fırın makarna da ısıtılıp masadaki yerlerini aldılar; e tabi olaylı fasülyeyi unutmamak lazım (ne yapalım pişirdik o kadar, dökecek değiliz ya, günah)… Bu arada patateslerimiz de kızarmış mis gibi; hımmm tavuk da yumuşacık pişmiş, içine biraz soya sosu kattık mı o da tamam demektir. Ekmekleri, tuzu-biberi, peçeteliği de koyunca masamız hazıııııııır. Bu arada Hülyacığım, bizim peçeteliğin üzerinde biri büyük, ikisi küçük üç tane günebakan var; her elime aldığımda sen geçiyorsun bir şekilde aklımdam :)) Eh böyle bir keyif masasına bir de yeşil efemizi koyalım da şöyle bir baba kız keyfimize bakalım değil mi? Baktık vallahi, hem de sohbet muhabbet eşliğinde geç saatlere kadar balkon keyfi yaptık baba kız … Ama bu sabah 05:30'da kalkması yok mu, ölüm gibi geldi :(

28 Mayıs 2007 Pazartesi

Kadınbudu Köfte ve Teşekkür

Cuma günü annemiz İzmir'e gitti, babamla başbaşayız. Annemin yaptığı yemekler, bugüne kadar idare etti bizi ama bugün yemek yapma işi başa düştü, ne yapalım... Dün akşamdan, annemin pişirmesi en kolay zeytinyağlı olarak nitelendirdiği taze fasülye pişirdim. Annemi bilmem ama bence hiç de kolay değilmiş zeytinyağlı fasülye pişirmek; bir kere pişti mi pişmedi mi diye kontrol etmek için gece vakti neredeyse bir porsiyona yakın fasülye yedim :(((( Her tadına baktığımda biraz daha tuz ilave etmeme rağmen yine de tuzsuz oldu fasülyem. Bir de galiba yağını az koymuşum, kupkuru oldu. Üstüne üstlük fasülye de kılçıklıymış. Neticede yenmeyecek gibi olmayan ama annemin fasülyesinin yanından bile geçemeyen bir fasülye pişirerek başarısızlığı kabul ettim.

Bu akşam işten gelince hemen fırın makarna ve patates püresi yaptım; yanına da Selin'in o müthiş tarifi ile kadınbudu köfte. Hayatımdaki ilk kadınbudu köfte denemesini başarı ile tamamladığımı düşünüyorum. Sadece içine yumurta konmadığı için yerken birazcık dağıldı, bir dahaki sefere içine de 1 yumurta kırmayı düşünüyorum. Babam bile beğendikten sonra "olmuştur bu iş" diyerek mutlu oldum. Bu arada babam makarna, püre ve köfteye on üzerinden on verdi :)))) ama fasülye hakkında pek bir yorum yapmadı, neden acaba? :((((( Ne yalan söyleyeyim, ben kadınbudu köfte yapmayı daha zor birşey sanırdım, gayet kolaymış; hatta babama "bunu yapmak, zeytinyağlı fasülye pişirmekten bile kolaymış" dedim de, babam da "nedir senin bu fasülye ile husumetin?" dedi bana :)))))) Ben onu bunu bilmem, Selin'in tarifi ile kadınbudu yapmak çoooooook kolay; Selinnnnnnnnnnn, ne olur bir de zeytinyağlı fasülye tarifi versene :)))))))))

Teşekküre gelince; teşekkür hem sayfamı ziyaret eden, hem de değerli vaktini ayırıp yorum yazan herkese. Ben bu işe başladığımda kendi kendime yazar yazar okurum diye düşünüyordum ama yorumları gördükçe nasıl çocuk gibi mutlu olduğumu anlatamam :)) Bu sayfanın ilk yorumunu yazan sevgili Burçin başta olmak üzere, ziyaret eden, yorum yazan herkese sonsuz teşekkürler...

Bu arada ben yarın ne pişireceğim????? :(((

21 Mayıs 2007 Pazartesi

Mucize Pasta

Bu pasta gerçekten mucize eseri ortaya çıkmayı başarabilmiş bir pasta. Neler gelmedi ki başına? İlk kez şeker hamurunu evde kendim yapmaya niyetlendim; glikozumu, jelatinimi, Celal Usta'dan pudra şekerimi aldım; sevgili Burcu'nun öğrettiği şekilde yapmaya başladım. Taktım mikserin ucunu hamur yoğurma aparatını, başladım karıştırmaya; ama benim mikser şeker hamurundan pek hoşlanmadı galiba, hamur mikserin gövdesine kadar yükseldi, artık uçlar dönmemeye başladı. Baktım bu işin sonu yok, mikser gidecek, başladım elle yoğurmaya. Yoğura yoğura hazırladım şeker hamurumu. Şimdi sıra pandispanyanın hazırlanmasındaydı. Yumurtalar önceden çıkartılmıştı zaten dolaptan, un ölçüldü, şeker ölçüldü; ama o da ne, evde ne portakal var ne de portakal suyu. Malzemeler tezgahın üzerinde bırakıldı doooğru markete, portakal suyu alındı, pandispanya hazırlandı, pişirildi. Ama beni başka bir sürpriz bekliyordu, fırından çıkarttıktan 3-5 dakika sonra pandispanya çökmeye başladı. Neyse ki sadece ortası çökmedi, orantılı olarak çöktüğü için kullanılamaz durumda değildi. Bu kadarcık aksilik her mutfakta olur değil mi? Ama bitmedi daha devamı var.

Ertesi gün kremayı hazırlayıp pastanın katlarını kremalayacağım. Ama önce eksik malzemelerimi almalıyım; hemen mutfağı kontrol ettim, eksikleri listeledim: çilek ve krema. İşten gelirken çilek ve krema almak üzere markete uğradım. Şansa bak hiçbir markette çilek kalmamış, ama pazar kurulmuş o gün; hemen aldım çilekleri pazardan... Ancak krema konusunda bu kadar şanslı değildim: beş market dolaştım krema bulabilmek için, beşincisinde reyonda sadece bir tane krema kaldığını gördüm, almak üzere ona doğru adım atarken bir teyze elini uzatıp o son krema paketini aldı. Bakakaldım uzun bir süre, ağlamak istedim o an, ama ağlamak bile kaderimi değiştirmiyordu. Bu şoktan sonra altıncı marketin yolunu tuttum (neyse ki çevrede pek çok market var) ve işte başarı, kremayı da buldum. Alacaklarımı alıp kendimi mutfağa attım. Başladım krema için malzemeleri tencereye koymaya, sütüm tamam, unum tamam, şekerim tamam, yumurtalar tamam, o da ne? Buğday nişastası az geldi, hadi yaaaaaaaaaaa... Haydi bakalım gülriz, sana yine market yolları göründü dedim, gittim nişastayı da aldım gelip kremamı pişirdim. O soğurken ben de pastamın içine koyacağım çileklerimi yıkadım, kuruladım, doğradım; pandispanyamı kestim üçe. Sonra kremamı çırptım ve pastanın katlarını oluşturdum. Tam son katı kapatırken kenardan çileklerin bana göz kırptığını gördüm. Olamaz, çilekleri koymayı unuttum içine :(( Neyse tekrar açtım pastanın katlarını, çileklerimi yerleştirdim, kapattım ve pastayı dolaba, kendimi de koltuğun üzerine zor attım.

Ertesi sabah işe gitmeden önce şeker hamuru ile süsleme kısmı vardı. İlk şok, şeker hamurunun biraz yumuşak olmasıydı, galiba pudra şekerini biraz az koymuşum. Neyse ki tüm pastayı kaplamayacağım için büyük problem olmazdı herhalde, böyle idare edecektim artık ne yapalım. Yalnız şeker hamurum beyaz, ben onu biraz renklendirmek istiyorum. Kahverengi jel boya bile almıştım ama daha boyayı açarken ellerim, parmaklarım ciddi bir şekilde boyandı, o halde işe gitmeyi hayal edemediğim için hamuru kakao ile renklendirmeye karar verdim; fena da olmadı aslında... Neyse önce pastanın kenarlarını incecik bir kat şeker hamuru ile kapladım, sonra biraz uzun sürse de yağlı kağıdın üzerine sepet dekorunu hazırladım, üzerine başka bir yağlı kağıt kapatarak ters çevirdim ve bunu pastanın etrafına yerleştirmek için annemden yardım istedim. Fakat annem bu yerleştirme sırasında yağlı kağıdı elinden düşürdü ve dolayısıyla pastanın üçte ikilik bölümü sepet haline gelememiş oldu. Vaktim de azalmaya başlamıştı ama son hız tekrar yağlı kağıt üzerine hazırladım eksik kısımı, hemen ters çevirdim, dikkatlice kapladım pastanın boş kalan kenarını. Son kalan 10 dakikada da sapını, üzerinin toprak görüntüsünü ve çilekleri yerleştirme işini hallettim, fotoğrafını çektim ve zar zor yetiştim işe...

Gerçekten mucize bir pasta olmuş, değil mi????

15 Mayıs 2007 Salı

Kaçak Geri Döndü

Çok sevmiştim aslında bu blog işini ama bir ara verdim, pir ara verdim. Bu zaman zarfında Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyup durdum iş için ve Yahya Kemal'i daha iyi anladım. Gerçekten Ankara'nın benim için en güzel yanı İstanbul'a dönüşü. Sanırım benim Ankara'da bu kadar boğulmamım sebebi, denizinin olmaması. O engin suları görmeden yaşamak çok zor benim için... Çok çalıştım ama gezmeyi de ihmal etmedim tabii ki, güzel bir İzmir seyahati de sıkıştırdım araya. İzmir'e gidip de Foça'ya, dünyadaki cennetime uğramamak olmaz değil mi? Nasıl güzel bir yerdir Foça, son günlerimi geçirmek istediğim hayal sahil kasabası. Her gittiğimde, oraya gidip yerleşmek için içimde şiddetli bir istek duyuyorum. Foça'da bir karataş efsanesi anlattılar bana, bir kara taş varmış nerede olduğu bilinmeyen, her kim o kara taşa basarsa içinde tekrar Foça'ya gitmek ve oraya yerleşmek için şiddetli bir istek duyarmış. Ben bastım galiba bu kara taşa :)) İşte o güzelim Foça'nın o güzelim fotoğrafları

Tabii İzmir'e kadar gidince, Şirince ziyaretini ve o enfes vişne şaraplarından almayı da ihmal etmedim. Gezmekten, çalışmaktan mutfağa girmeye pek fırsat bulamadım maalesef. Çilek sepetine benzetmeye çalıştığım bir pasta, şu an hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir blogda gördüğüm patates mantarlar, kuzenimin isteği üzerine yapılmış kurabiyeler (ki abajur şeklinde olanlar misscilekten alınmadır) ve papatyalı kurabiyeler yaptığım yegane şeyler neredeyse... Ve fırsat buldukça okuduğum kitaplar: En önemlisi tüm derslerimi verdim, artık yeterliliğe girmeye hazır bir öğrenciyim :))) ve yazmaya bir daha bu kadar ara vermeyeceğime dair verilmiş kocaman bir sözle döndüm bloguma...