Ekim 2009! Şehr-i Seattle’dan yeni dönüş; şaşkınlıklar, bocalamalar, iş arama ve bu keyifsiz sürecin en güzel, en keyifli buluşması, Moda Sanat Tiyatrosu ile tanışma… Çalışmalar başlıyor, ses-nefes, diksiyon, doğaçlamalar vs derken en çok istediğimiz şeye başlıyoruz: oyun çalışmaya… Nisan 2010, ilk okuma provaları; sonrasında rollerin dağılımı, ezberler veee işte provalardayız. Neler neler yaşanıyor o provalarda, hepsini ne hatırlamaya ne anlatmaya insanın gücünün yetmeyeceği cinsten, insanın gülmekten karnına ağrılar gireceği cinsten. Sonra koşturmacalar, alışverişler; dekor, kostüm, aksesuar… Biz koşturuyoruz, bizimle birlikte herkes de bizim için koşturuyor: Türkan Hoca, Tülin Hoca, Günay Hoca, Murat, Fatih.
Son haftalara yaklaştık bile. Teknik provalar, akışlar, bir çuval inciri berbat ettiğimiz genel provalar derken 9 Temmuz’a gelmişiz. Saat 01:00 olmuş, Barış Manço Kültür Merkezindeki son genel provamızı almış, çaylarımızı içiyoruz. Hepimizin yüzünde ayrı bir heyecan, ayrı bir endişe ve ayrı bir korku var. Herkes birbirine oyuna kaç saat kaldığını fısıldıyor. Sırtımızda yıkanmak üzere kostümlerimiz, kalbimizde çarpıntılarımızla ayrılıyoruz birbirimizden. Güzel bir uyku çekmeye çalışıyoruz, rüyalarımızda oyunu görerek; bazen gülümsemeyle, bazen de nefes nefese uykumuzdan uyanarak. 14:00’de Barış Manço Kültür Merkezinin önünde buluşuyoruz, kalpler daha hızlı atmakta ama yine de stresimizi birbirimize yansıtmamaya çalışıyoruz. Tekrar ufak tefek provalar, yerleşme vs derken bir bakıyoruz ki oyuna 1 saat kalmış. Heyecan dorukta giyiniyoruz, makyajlarımızı yapıyoruz, Günay Hoca seslerimizi açıyor ve heyecanlı bekleyiş başlıyor. Perdeler kapalı, Türkan Hoca haber getiriyor “salonda oturacak yer kalmadı” diye; hem heyecanlanıyoruz, hem de iyice korku sarıyor içimizi. O anda aylar boyu çalıştığımız hiçbir repliğim yok aklımda, “hatırlarım canım” diye diye sakinleştiriyorum kendimi. Türkan Hoca da gitti, bir başımıza kaldık 8 kişi; bol şans diliyoruz birbirimize. Derken Teknik’ten telefon geliyor perde müziği girince perdeyi aç diyorlar, kimbilir ne sorduysam “perde müziğini biliyorsun, değil mi?” diye soruyor Fatih. Şapşallıkta son noktadayım, “biraz mırıldansana” diyorum :)))))))). Arkadaşlarıma dönüyorum, tekrar bol şans diliyoruz birbirimize ve perde müziği başlıyor, ellerim titreye titreye açıyorum perdeyi. İlk sahne bitiyor, sahne arkasından alkışları duyuyorum ve o anda iyice fark ediyorum genel provada olmadığımızı, gerçekten seyirciye oynadığımızı. Dizlerimin bağı kesiliyor birden, elim ayağım titriyor derken benim de sıram geliyor ve sahnedeyim. Sonrası yoğun, hem de çok yoğun; ne durumda olduğumu, neler hissettiğimi hatırlayamayacağım kadar yoğun. Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor 2 saat, bittiğinde hem müthiş bir rahatlama hissi veriyor hem de bir hüzün, bir burukluk bırakıyor ardında.
Gece gülüp eğlenerek bitiyor. Oyun replikleri havalarda uçuşuyor, sabahı edip ayrılıyoruz birbirimizden. Sonra başlıyor derin bir sızı, bu grubun hayatımda ne kadar büyük bir yeri olduğunu düşünüyorum, “gerçek değer, geldiğinde boşluk dolduran değil; gittiğinde boşluk yaratandır” sözünü hatırlıyorum, “31 yıldır bu insanlar niçin benim hayatımda olmamışlar” diyorum, gözlerim nemleniyor, bazen de nemlenmenin ötesine geçiyor… Pazar günü her birine yıllardır görmemişim gibi hasretle sarılıyorum, “ayrılmayalım sakın” diyorum ve biz ayrılmamaya karar veriyoruz.