29 Haziran 2007 Cuma

Karamelli Muhallebi

Bu sıcak havalarda canım hiçbir şey istemiyor. Karpuz, peynir ve salata ile besleniyorum son 4 gündür. Ama öyle bir tatlı canavarıyım ki, hava sıcaklığı 50 dereceyi de bulsa tatlısız yapamıyorum. Bu havada zor tatlılarla da uğraşılmaz ki, “en iyisi muhallebi falan yapmak” dedim kendi kendime ve karamelli muhallebide karar kıldım. 1 kg. soğuk sütün içine dolu dolu 3 yemek kaşığı unla 8 yemek kaşığı şeker koydum, 1 yumurta kırdım; ocağın üzerine koymadan önce el blender’i ile karıştırdım hepsini birbirine; karıştıra karıştıra pişirdim (anladım ki işin en zor kısmı burasıymış, zira muhallebi kaynama noktasına gelene kadar ben kaynamayı çoktan aşmış buharlaşma noktasına doğru yol alıyordum). Pişen muhallebiyi hemen kaselere paylaştırdım, benim kaselerimle 7 kase oldu. Yapışmaz bir tavaya 5 yemek kaşığı şeker koydum, ocağın üzerinde erimeye bıraktım (aslında şekeri karıştıra karıştıra eritmek gerekiyordu ama benim o sıcak ocağın karşısında duracak mecalim kalmamıştı artık), şeker eriyince birer yemek kaşığı kadar kaselerdeki muhallebilerin üzerine paylaştırdım. Soğuyunca buzdolabına kaldırdım, 1 gece bekledikten sonra muhallebilerim erimiş şekerin içinde yüzüyordu. Yiyeceğim zaman dolaptan çıkarıp fazla suyunu süzdüm, bir tabağa ters çevirdim ve mutlu mesut yedim :))) Eğer cesaretimi toplayabilirsem en kısa zamanda Hakikaten Krem Karamel’i de deneyeceğim.

26 Haziran 2007 Salı

Gezdim, Gördüm, Geldim!

Hafta sonu bitirdim Ayvalık kaçamağını. Ne kadar da özlemişim o güzel toprakları. Bol bol yüzdüm; her sabah 9’da gidip 12’ye kadar kaldım denizde; akşamları ise daha da bir muhteşemdi, çoklukla akşamüzeri 4-5 gibi gidip güneşi batırana kadar sahilin keyfini çıkarttım. Ya yüzdüm uzun uzun, ya da şemsiye gölgesinde kulağımda hafif bir müzik, elimde bir kitapla sahil keyfi yaptım. Muhteşemdi tek kelime ile, ruhumun en derinlerine kadar dinlendiğini hissettim. Canım Cundamı ziyaret ettim, güzel fotoğraflar çektim yine adanın tepesine çıkıp; Taş Kahvede oturup mis gibi demlenmiş çay eşliğinde, o güzel Ayvalık tostunu indirdim mideme, bir yandan kıyıya yanaşan balıkçıları ve belki kendilerine de bir şeyler düşer diye balıkçıların peşinden koşturan kedileri izledim keyifle. Ayvalık’ın tostu ve güzel peynirleri dışında iki temel lezzeti daha var benim için: Boşnak böreği ve lor tatlısı. İkisinin de o muhteşem tatlarına baktım yine. Lor tatlısının tarifini bile aldım, umarım o muhteşem lezzeti yakalayabilirim. Her ne kadar Tekirdağ’da yapılan kadar harika olmasa da, ufak bir kase de höşmerim aldım; tel tel olan o muhteşem Tekirdağ höşmerimini hayal edip kaşıkladım onu da :))) Aslında benim Tekirdağ'da yediğim o güzel höşmerimin aslını Çanakkale'de yapıyorlarmış diye duydum ama hiç yemedim. Güzeldi tatil, hem de çok güzeldi ama bilmem okuduğum kitaptan, bilmem bu şehre olan aşkımdan, yine de özlemişim İstanbulumu. Dün sabah otobüsten indiğimde her ne kadar bunaltıcı sıcak kendisini gösterip nefes almamı bile zorlaştırsa da, sevindim bir İstanbul sabahına günaydın diyebildiğim için. Tatilde okuduğum kitaplardan biriydi Buket Uzuner’in İstanbullular romanı. Çok güzel, çok keyifli bir kitaptı, herşeye rağmen bu şehri sevenlere kesinlikle tavsiye ederim; hele bölüm aralarında İstanbul’u öyle güzel konuşturmuş ki, okudukça “işte bu kadar olur, İstanbul’un dili olsa muhtemelen aynen bunları söylerdi” dedim ve bir kez daha mutlu oldum her şeye rağmen bu şehirde yaşadığım için. Ama bu İstanbul aşkı, tekrar tatil planları yapmama engel olmadı :))))) Evet evet, işlerin yoğunluğu sebebi ile Ağustos’ta İstanbul’da kalmak zorunda olduğum için, bir aksilik olmazsa 2 hafta sonra tekrar gidiyorum Ayvalık’a :)))))))))))))))))

15 Haziran 2007 Cuma

Karides Güveçle Mutfağa Dönüş

Annemiz İzmir’den dönünce otomatik olarak mutfağın anahtarını teslim ettik! İşler de bu aralar yoğunlaşınca mutfağın önünden bile geçmez olmuştum ki bugün çalışmıyor olmanın verdiği keyifle karides güveç yapmak için girdim mutfağa. Biraz yağda önce soğanları kavurdum, sonra haşlanmış bezelye ile tavla zarı büyüklüğünde doğranmış patates ve havuçları ilave ettim; biraz daha kavurduktan sonra yine küp küp doğradığım domatesleri katıp biraz daha kavurdum. En son karidesleri, tuzunu, karabiberini, suyunu koyup kaynayana kadar bekledim. Kaynadıktan sonra güveçlere paylaştırıp üzerlerine kaşar rendesi serptikten sonra fırında kaşarlar eriyene kadar pişirdim. Sonra da afiyetle yedik (annemiz karidesten hoşlanmadığı için biz baba kız yedik).

Aslında bu sıralardaki iş yoğunluğumun bir sebebi var: pazartesi kaçıyorum bir haftalığına, hem de Ayvalık’a :) Bu yüzden iki haftadır koşturup duruyorum işleri toparlayabilmek için. Bunca koşuşturmacanın arasında bir de alışveriş telaşesi vardı dün. Neyse ki iki arada bir derede onu da hallettim. Yarın ve öbür gün de çalışacağım ama bir aksilik olmazsa pazartesiden itibaren Ege’nin o kayrılmış topraklarında ruhumu dinlendireceğim. Söz sizin için de dinlenirim bol bol :)) Hadi bakalım, söyleyin şimdi, hanginiz için o masmavi sularda kulaç atayım, hanginiz için Cunda’da rakı-balık keyfi yapayım, hanginiz için İmren Pastanesinin o müthiş lor tatlısından yiyeyim, hanginiz için denizin üzerinden güneşi batırırken kahvemi yudumlayayım????

9 Haziran 2007 Cumartesi

Hayalimin Peşinden Gidiyorum

Hayallerinin peşinden gitmeli insan; hayallerimiz değil mi bizi en yorgun, en umutsuz anımızda bile gülümsetiveren, hayallerimiz değil mi gerçek olduklarında bize en büyük mutluluğu yaşatan, onlar değil mi bize güç veren? Bazen zamansızlık gibi bahanelerin arkasına sığınıyoruz hayallerimize doğru adım atmayı ertelerken. Oysa ki, eğer gerçekten istersek zaman yaratabiliyoruz aslında; bütün mesele gerçekten isteyip istememekte ya da belirlediğimiz önceliklerde… Bunları düşündüm geçen gece, dedim ki “niye?”, “niye hep erteliyorum yelken için bir şeyler yapmayı?”. Evet yelkenli tekne sahibi olmak çok pahalı, beni aşıyor :(( ama pekala bir yelken kursuna gidebilirim, ya da en azından amatör denizci belgesi alabilirim; ne de olsa bir adım bir adımdır, beni hayalime biraz daha yaklaştırır… Karar verdim, en azından Eylül-Ekim gibi amatör denizci belgemi alacağım veeee eğer ki Ocak ayında doktora yeterlilik sınavını verebilir isem, 2008 Martında yelken kursuna başlayacağım İstanbul Yelken Kulübünde; bu da demektir ki 2008 Mayısında Marmara’nın masmavi sularında ilk kez yelken basacağım :))) Pekiiii, karar vermek yetiyor mu? Yetmiyor. Ne yapmak gerekiyor? Faaliyete geçmek gerekiyor. Ben de geçtim faaliyete, hemen girdim amatör denizcilik federasyonunun sitesine, amatör denizci belgesi alabilmek için neler gerektiğine baktım; sandığımdan daha kolaymış. Temel bilgilerin yer aldığı bir sınav yapılıyormuş, o sınavdan başarılı olur isem hemen alabiliyormuşum belgemi. Süper bir haberdi bu, hemen sınavın içeriğini öğrendim, bir de kitap ismi buldum: Sezar Atmaca tarafından hazırlanmış Amatör Denizci El Kitabı. Hemen ertesi gün aldım kitabı, içinde her şey derli toplu vaziyette var. Önümüzdeki hafta başlıyorum yavaş yavaş çalışmaya, hayalime doğru bir adım atıyor olmanın mutluluğu ile… Bu arada annemiz döndü hafta başında, ben de mutfak maceralarıma bir ara verdim :)) Aslında iyi ki dönmüş annem, yoksa aç kalacakmışız, ya da baba menemenine talim (babamiz bir tek menemen yapmayı biliyor da, bir de her menemen yaptığında aynı espiriyi yapıyor: “woman a woman” :)); bu hafta sabahları 6:30-7:00 gibi çıktım evden, dönüşüm de çoklukla 21:00-22:00’yi buldu ve tabi o saatten sonra evde çalışmaya devam… Hatta bugün de çalıştım, yarın da çalışacağım ama muhtemelen çarşambadan itibaren biraz daha rahatlayacak programım ve bu sayede hayalim için çalışmaya vakit ayıracağım :)) Peşinde koştuğumuz o güzel, masum hayallerimize ulaştığımız/ yaklaştığımız güzel günlere...

2 Haziran 2007 Cumartesi

Yine Bir Balkon Sefası

Havalar ısındı, yaz geldi, biz iyi alıştık baba kız balkon sefalarına; e bu arada ben de iyice ısındım yemek yapmaya. Perşembe günü karnıyarıkla pilav yapmayı denedim, becerdim de galiba; bir de fırında kabak mücver yaptım; yanına da şöyle salatalıkları rendelenmeden minicik minicik, dişe gelecek kıvamda doğranmış, bol kuru naneli, kıvamlı bir cacık… Bir öğünü daha kurtardık. Babam yemeklerin hepsine tam puan verdi, hatta karnıyarık için “bundan sonra annen evdeyken de karnıyarığı sen yap” dedi ya, eridiğim bittiğim andır :)) Babam biraz fazlaca açıksözlü olduğu ve öldürseniz beğenmediği bir şeye “beğendim” demeyeceği için, onun övgülerini çok ciddiye alıyorum. Övgüler gelmeye başladıkça ben de aşka geldim tabii… Daha o gece, cuma günü yemek için kabak bayıldı –imambayıldının kabaklı versiyonu- yaptım. Cuma akşamı da iş dönüşü güzel bir masa hazırlamak için 1 saatim vardı. Dolapta daha önceden yaptığım köfteler vardı, onları ızgara yapmaya karar verdim; yanına da babamla benim favorimiz olan hünkarbeğendi iyi giderdi. Hemen közledim patlıcanları, biraz tereyağında birazcık un kavurdum (bu aralar margarinlerle ilgili hiç hoş olmayan şeyler okuduğum için artık margarin kullanmamaya çalışıyorum, okuduklarımdan sonra tereyağı bile daha sağlıklı görünüyor gözüme), temizleyip incecik kıydığım patlıcanları da ekleyip kavurdum biraz daha, tuzunu ve rendelenmiş kaşarını ilave ettim (ben hünkarbeğendinin kaşarını hep ocaktan indirmeden hemen önce koyardım, bir restaurantın yiyecek içecek müdüründen öğrendim böyle yapmayı, kesinlikle çok daha güzel ve lezzetli oluyor, tavsiye ederim), daha sonra yavaş yavaş kıvamını bulana kadar süt kattım; beğendimiz hazır oldu. Bir de babam küp küp doğranmış patlıcan kızartması istemişti, onu da yaptım, üzerine de domates sosu gezdirdim. Perşembe günü semizotu almıştım, zeytinyağlı pişiririz diye; onun yapraklarından birazcık aşırıp yoğurt ve çok az mayonezle karıştırarak bir de salata yaptım. Eh daha ne isteriz ki, beğendimiz var, ızgara köftemiz-biberimiz var, soslu patlıcan kızartmamız, semizotu salatamız, kabak bayıldımız, beyaz peynirimiz ve kavunumuz da var, bir de EHLİKEYFİMİZ var.

Bu ehlikeyfin aslında hikayesi var. Salı akşamı babamla keyif yaparken, bana niye rakıyı küçük bardakla içtiğimi sordu, ben de “büyük bardakta çabuk ısınıyor, buz da rakının tadını bozuyor; o yüzden küçük bardakla içiyorum” dedim, sonra da konu ehlikeyfe geldi; meğer babam daha önce ehlikeyfi ne görmüş ne de duymuş. Ben de daha önce Kadıköy’de falan aramıştım da bulamamıştım, hatta birisi “abla, o Mardin’de yapılır, bulamazsın buralarda” deyince daha fazla aramamıştım. Babam bulmuş Eminönü’nde bir bakırcıda, almış hemen iki tane; ben de sabah evden çıkmadan önce buz haznesini su ile doldurup buzluğa attım, akşam da öylece getirdim masaya; yemek bittiğinde buz daha yeni yeni eriyordu, pek mutlu olduk yani ehlikeyfimizle :))