Bu sıcak havalarda canım hiçbir şey istemiyor. Karpuz, peynir ve salata ile besleniyorum son 4 gündür. Ama öyle bir tatlı canavarıyım ki, hava sıcaklığı 50 dereceyi de bulsa tatlısız yapamıyorum. Bu havada zor tatlılarla da uğraşılmaz ki, “en iyisi muhallebi falan yapmak” dedim kendi kendime ve karamelli muhallebide karar kıldım. 1 kg. soğuk sütün içine dolu dolu 3 yemek kaşığı unla 8 yemek kaşığı şeker koydum, 1 yumurta kırdım; ocağın üzerine koymadan önce el blender’i ile karıştırdım hepsini birbirine; karıştıra karıştıra pişirdim (anladım ki işin en zor kısmı burasıymış, zira muhallebi kaynama noktasına gelene kadar ben kaynamayı çoktan aşmış buharlaşma noktasına doğru yol alıyordum). Pişen muhallebiyi hemen kaselere paylaştırdım, benim kaselerimle 7 kase oldu. Yapışmaz bir tavaya 5 yemek kaşığı şeker koydum, ocağın üzerinde erimeye bıraktım (aslında şekeri karıştıra karıştıra eritmek gerekiyordu ama benim o sıcak ocağın karşısında duracak mecalim kalmamıştı artık), şeker eriyince birer yemek kaşığı kadar kaselerdeki muhallebilerin üzerine paylaştırdım. Soğuyunca buzdolabına kaldırdım, 1 gece bekledikten sonra muhallebilerim erimiş şekerin içinde yüzüyordu. Yiyeceğim zaman dolaptan çıkarıp fazla suyunu süzdüm, bir tabağa ters çevirdim ve mutlu mesut yedim :))) Eğer cesaretimi toplayabilirsem en kısa zamanda Hakikaten Krem Karamel’i de deneyeceğim.
29 Haziran 2007 Cuma
26 Haziran 2007 Salı
Gezdim, Gördüm, Geldim!
15 Haziran 2007 Cuma
Karides Güveçle Mutfağa Dönüş
Annemiz İzmir’den dönünce otomatik olarak mutfağın anahtarını teslim ettik! İşler de bu aralar yoğunlaşınca mutfağın önünden bile geçmez olmuştum ki bugün çalışmıyor olmanın verdiği keyifle karides güveç yapmak için girdim mutfağa. Biraz yağda önce soğanları kavurdum, sonra haşlanmış bezelye ile tavla zarı büyüklüğünde doğranmış patates ve havuçları ilave ettim; biraz daha kavurduktan sonra yine küp küp doğradığım domatesleri katıp biraz daha kavurdum. En son karidesleri, tuzunu, karabiberini, suyunu koyup kaynayana kadar bekledim. Kaynadıktan sonra güveçlere paylaştırıp üzerlerine kaşar rendesi serptikten sonra fırında kaşarlar eriyene kadar pişirdim. Sonra da afiyetle yedik (annemiz karidesten hoşlanmadığı için biz baba kız yedik).
Aslında bu sıralardaki iş yoğunluğumun bir sebebi var: pazartesi kaçıyorum bir haftalığına, hem de Ayvalık’a :) Bu yüzden iki haftadır koşturup duruyorum işleri toparlayabilmek için. Bunca koşuşturmacanın arasında bir de alışveriş telaşesi vardı dün. Neyse ki iki arada bir derede onu da hallettim. Yarın ve öbür gün de çalışacağım ama bir aksilik olmazsa pazartesiden itibaren Ege’nin o kayrılmış topraklarında ruhumu dinlendireceğim. Söz sizin için de dinlenirim bol bol :)) Hadi bakalım, söyleyin şimdi, hanginiz için o masmavi sularda kulaç atayım, hanginiz için Cunda’da rakı-balık keyfi yapayım, hanginiz için İmren Pastanesinin o müthiş lor tatlısından yiyeyim, hanginiz için denizin üzerinden güneşi batırırken kahvemi yudumlayayım????
9 Haziran 2007 Cumartesi
Hayalimin Peşinden Gidiyorum
2 Haziran 2007 Cumartesi
Yine Bir Balkon Sefası
Havalar ısındı, yaz geldi, biz iyi alıştık baba kız balkon sefalarına; e bu arada ben de iyice ısındım yemek yapmaya. Perşembe günü karnıyarıkla pilav yapmayı denedim, becerdim de galiba; bir de fırında kabak mücver yaptım; yanına da şöyle salatalıkları rendelenmeden minicik minicik, dişe gelecek kıvamda doğranmış, bol kuru naneli, kıvamlı bir cacık… Bir öğünü daha kurtardık. Babam yemeklerin hepsine tam puan verdi, hatta karnıyarık için “bundan sonra annen evdeyken de karnıyarığı sen yap” dedi ya, eridiğim bittiğim andır :)) Babam biraz fazlaca açıksözlü olduğu ve öldürseniz beğenmediği bir şeye “beğendim” demeyeceği için, onun övgülerini çok ciddiye alıyorum. Övgüler gelmeye başladıkça ben de aşka geldim tabii… Daha o gece, cuma günü yemek için kabak bayıldı –imambayıldının kabaklı versiyonu- yaptım. Cuma akşamı da iş dönüşü güzel bir masa hazırlamak için 1 saatim vardı. Dolapta daha önceden yaptığım köfteler vardı, onları ızgara yapmaya karar verdim; yanına da babamla benim favorimiz olan hünkarbeğendi iyi giderdi. Hemen közledim patlıcanları, biraz tereyağında birazcık un kavurdum (bu aralar margarinlerle ilgili hiç hoş olmayan şeyler okuduğum için artık margarin kullanmamaya çalışıyorum, okuduklarımdan sonra tereyağı bile daha sağlıklı görünüyor gözüme), temizleyip incecik kıydığım patlıcanları da ekleyip kavurdum biraz daha, tuzunu ve rendelenmiş kaşarını ilave ettim (ben hünkarbeğendinin kaşarını hep ocaktan indirmeden hemen önce koyardım, bir restaurantın yiyecek içecek müdüründen öğrendim böyle yapmayı, kesinlikle çok daha güzel ve lezzetli oluyor, tavsiye ederim), daha sonra yavaş yavaş kıvamını bulana kadar süt kattım; beğendimiz hazır oldu. Bir de babam küp küp doğranmış patlıcan kızartması istemişti, onu da yaptım, üzerine de domates sosu gezdirdim. Perşembe günü semizotu almıştım, zeytinyağlı pişiririz diye; onun yapraklarından birazcık aşırıp yoğurt ve çok az mayonezle karıştırarak bir de salata yaptım. Eh daha ne isteriz ki, beğendimiz var, ızgara köftemiz-biberimiz var, soslu patlıcan kızartmamız, semizotu salatamız, kabak bayıldımız, beyaz peynirimiz ve kavunumuz da var, bir de EHLİKEYFİMİZ var.
Bu ehlikeyfin aslında hikayesi var. Salı akşamı babamla keyif yaparken, bana niye rakıyı küçük bardakla içtiğimi sordu, ben de “büyük bardakta çabuk ısınıyor, buz da rakının tadını bozuyor; o yüzden küçük bardakla içiyorum” dedim, sonra da konu ehlikeyfe geldi; meğer babam daha önce ehlikeyfi ne görmüş ne de duymuş. Ben de daha önce Kadıköy’de falan aramıştım da bulamamıştım, hatta birisi “abla, o Mardin’de yapılır, bulamazsın buralarda” deyince daha fazla aramamıştım. Babam bulmuş Eminönü’nde bir bakırcıda, almış hemen iki tane; ben de sabah evden çıkmadan önce buz haznesini su ile doldurup buzluğa attım, akşam da öylece getirdim masaya; yemek bittiğinde buz daha yeni yeni eriyordu, pek mutlu olduk yani ehlikeyfimizle :))