28 Mart 2010 Pazar

Gecikmiş Bir Post: Dünya Tiyatro Günü Kutlu Olsun, Kurabiyeleri de Benden Olsun!

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi

Önce kaos vardı. Kozmos kaostan doğdu. İlk patlama, ilk yıldız, ilk galaksi, evrene dağılan yıldız tozları, elementler, hayat...

Uçsuz bucaksız uzayın boşluğunda orta boy bir yıldız, ateşten bir küre... Biraz uzağında masmavi bir top. Ama bir yüzü hep karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde, sönük, titrek bir ışık. Bir mağarada yakılmış bir ateş. Dans eden alevlerin çevresinde toplanmış bir insan topluluğu. Duvara düşen ve bir uzayıp bir kısalan gölgelerin arasında ertesi günkü geyik avını canlandıran, hem geyiği hem onu kovalayanları oynayan tecrübeli bir avcı.

Yeraltını yeryüzüne bağlayan mağara, gökkubbede yıldızlar, ortada bir ateş ve hem avcı hem oyuncu insan. İlk ritüel, ilk müzik, ilk dans, ilk resim, ilk mitos...

Evrende karanlık olağan, ışık istisnadır. Tiyatro karanlığa düşürülen bir ışıktır insan eliyle.

Evrende değişmeyen tek şey değişimin kendisi ve birbirlerini karşılıklı var eden kaos ile kozmos, karanlık ile ışık arasındaki sonu gelmez köşe kapmacadır.

Kökleri ritüellerle mitosların buluştuğu alana uzanan tiyatro değişimin hem tanığı hem belleğidir. Çağa ve insana tanıklık, vazgeçilmez bir toplumsal işlev ve ihtiyaç olduğu gibi, insanlık serüvenini tüm renkliliği, çeşitliliği içinde kucaklayan, sahiplenen yüzüdür tiyatronun. Bellek çabasının bir yanında, kimliği oluşturan, "bizi biz yapan" kökleri unutmama kaygısı vardır. Diğer yanda ise, ummanda bir su damlası misali, birey olarak varolan insanın her şeyi tüketen zamana karşı direnişi... Hatırlamak, dünyaya ve kendi yaşamına anlam yükleme, anlam katma sürecinin en önemli köşetaşıdır.

Her gelen günün bir öncekini, her yeni haberin eskisini kovaladığı, anlam aramanın değil anlamdan kaçmanın öne çıktığı günümüz dünyasında tiyatronun en vazgeçilmez işlevlerinden biri anlamlandırmaktır. "Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpare geniş bir ânın / parçalanmaz akışında" diyebilmektir.

Bin yıllar boyunca sayısız uygarlığa ve kültüre, onların oluşturduğu sentezlere ev sahipliği yapan Anadolu, güneşin doğduğu yer, ortak insanlık mirasının en önemli sahnelerinden biridir. Hayat-ölüm-yeniden doğum döngüsünde şekillenmiş mitosların ve ritüellerin vatanıdır Anadolu. Destanlar ve efsaneler diyarıdır. "Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket" öyle bir kültür ve sanat potasıdır ki, her karış toprağında insana ve âleme dair söylenmiş bir söz, yazılmış bir dize, bir replik, mermere dökülmüş bir gözyaşı, minyatürlere, ikonalara sığdırılmış bir ışık zerreciği gizlidir mutlaka.

Anadolu’da yaşayıp dünyayı sadece kendinden ibaret sanmak, bu topraklardaki zenginliği, çeşitliliği, yaşanmış sentezleri görmemek… Veya tam aksine, kültürlerarası bir potaya dökülmenin tek yolunun kendi köklerini, kimliğini, birikimlerini umursamamaktan geçtiğini düşünmek… Bu yaklaşımlar aynı anlam yitimi, aynı belleksizleşme sürecinin iki yüzüdür aslında.

Oysa Anadolu’da yaşayıp kültürü, sanatı, insanı, hayatı dünden bugüne var eden çabaları görebilmek, sahiplenebilmek o kadar da zor olmasa gerek. Bu memleketin her köşesinde 2000 yıl öncesinden bize bakan ve sayıları yüzü geçen antik tiyatro yapılarını görmek, onları yeniden oyunlarla buluşturmak o kadar zor değil. Kökleri çok derinlere uzanan çınarın günümüzde Cumhuriyet kazanımları ve kurumlarıyla ayakta kaldığını bilmek o kadar zor değil.

Tiyatro hatırlayarak tanıklık etmektir.

Bilimin ve iletişimin vardığı noktadan, değişimin içinden evrene, dünyaya, insana bakarken, onunla gülüp onunla ağlarken, kozmosun katlarını ritüeliyle birbirine bağlayan şaman gibi kendi köklerini güne ve geleceğe taşıyabilmektir.

Tiyatronun söyleyecek sözü vardır halden bilene, bu söz onun bin yıllardır süregelen gücüdür. Sözünden, anlamından, anlamlandırma işlevinden vazgeçmek ölümdür tiyatro için. Dünyayı kaplayan görüntü selleri içinde kendini ve köklerini hatırlayarak var olmak, piyasa kurallarına değil kendi altın zincirinin halkalarına sadık kalmak, değişimin içinde yer alırken kendine ve her şeye dışarıdan bakabilme yeteneğini korumak, o yekpare geniş ânın parçalanmaz akışını duyumsamak...

Uçsuz bucaksız uzayın sonsuzluğu içinde narin, minik, mavi bir nokta. Bir yüzü karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde ışıklar yanıyor birden. Ve perde...

Ayşe Emel Mesci

(Aktris-Yönetmen)

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi

Dünya Tiyatro Günü; tiyatronun kutlanması için bir çok farklı imkan sağlar. Tiyatro bir eğlence ve ilham kaynağıdır. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan insanları ve çok farklı kültürleri birleştirebilecek güce sahiptir. Yalnız; tiyatro bundan da daha fazlasıdır. O, insanları eğitip bilgilendirecek olanaklar sunar.

Her zaman geleneksel tiyatro düzeninde olmasa da dünyanın her yerinde tiyatrolar sergilenir. Gösteriler Afrika'daki küçük bir köyde, Ermenistan yakınlarında bir dağda, Pasifik'teki minik bir adada gerçekleşebilir. Gereken bütün şey bir yer ve seyircidir. Tiyatro bizi güldürebilecek veya ağlatabilecek etkiye sahiptir, fakat aynı zamanda bizi düşündürmeli ve düşündüklerimizi aktarabilmemizi sağlamalıdır.

Tiyatro bir ekip çalışmasıyla meydana gelir. Oyuncular göz önünde olan insanlardır, fakat tiyatroda görülmeyen hayret edici sayıda bir grup insan vardır. Onlar da en az oyuncular kadar önemlidir. Her birinin farklı ve kendi alanında uzmanlık gerektiren yetenekleri bir oyunun sahnelenmesini mümkün kılar. Gerçekleşebilecek tüm zafer ve başarıları onlar da paylaşmalıdır.

27 Mart daima resmi olarak Dünya Tiyatro Günü'dür. Fakat seyircilerimizi eğlendirme, eğitme ve aydınlatma geleneğini devam ettirme sorumluluğumuz olduğu sürece her gün ayrı bir tiyatro günü olarak görülmelidir.

Dame Judi Dench

(İngiliz Aktris)

Not: Bildiriler, Devlet Tiyatrolarının web sayfasından alıntıdır.

21 Mart 2010 Pazar

İsyan Notları

Sevgili Dünlük,
Biliyorum bu aralar sana dünlük değil, önceki günlük, haftalık, aylık vs muamelesi yapıyorum ama kafam kaşınıyor, kaşıyacak zaman bulamıyorum be dünlük. Ne olacak bu hayat böyle, nereye kadar gideceğiz, hiç bilmiyorum. İsyanlardayım dünlük; koptum her güzel şeyden. Kendime vakit ayıramıyorum, dost sohbetlerine kaynaşamıyorum, uykum var uyuyamıyorum... İspanyolca çalışmayı özledim, mis gibi bahar havasında masmavi denize bakıp kahve yudumlamayı özledim, araya işe alımlar, ücretler, hedefler, organizasyon şemaları vs girmeden kendimle başbaşa kalmayı özledim.
Hayat böyle geçip gidiyor dünlük. Yaşlandıkça zaman daha da bi su gibi akıyor. Misal 1 sene önce bugün, şehr-i Seattle'daki kırmızı minderli evimdeki ilk günümdü. Aylar geçti, kırmızı minderli evden ayrılındı, geri gelindi, iş arandı, iş bulundu, işe başlandı... Oysa herşey niye dün gibi be dünlük? Ben kırmızı minderlerimi istiyorum, işten çıktığımda kulağımda Norah Jones, elimde bir fincan kahve ile yürümek istiyorum yeşillerin mavilerin arasında, bir beyaz yelken istiyorum maviliklerin ortasında, bir yandan yalnızlığımın tadını çıkarıp bir yandan da dost yüzlerle birlikte olmak istiyorum. Bak, çok şey değil istediklerim. İşi gücü bırakıp arkeoloji okuyayım, sonra da orası senin burasi benim, kazılarda gezeyim demiyorum; yelkenli ile dünya seyahatine çıkmaktan da bahsetmiyorum. Ama hak ver bana dünlük, çok şey istemiyorum...
İsyanlardayım ben dünlük, düpedüz isyanlardayım, bilesin!