23 Nisan 2009 Perşembe

İyot Kokan Şehrimden Uzakta Geçen Günlerim II

Jetlag de neymiş, bana dokunmaz falan derken kendimi jetlag’in tam ortasında buldum. İlk gece, uyku gözlerimden akıyor, direkt koştum yatağa, bilemedim ki o tatlı uyku sadece 2 saat sürecekmiş. Gece 12den 2ye kadar mışıl mışıl güzeeeel bir uyku, sonrası volta. Diyorum ki “bu yorgunluğa bünye dayanmaz, yarın gece uyurum”. Nerdeeeeee, kaç yarın gece geçti bende uyku muyku yok, bütün gece volta atmakla meşgulüm; işin ilginç yanı uykusuzluk belirtisi de yok, cin gibiyim =))) En sonunda, sanırım dördüncü gündü, akşam üzeri 3 civarında düşmeye başlayan kafamı bir müddet düştüğü yerlerden kaldırmaya çalışsam da başarılı olamayınca 5 gibi yatağa bıraktım. Kendisini en son gördüğümde saat sabahın 8iydi. Matematikte bir hata yoksa 15 saat falan uyumuşum. Acısı çıktı mı voltaların? Çıktı.

İlk hafta tam bir koşturmaca, ev aranmakta. Bulunan her ev bir hayal kırıklığı. Önce 1 oda+banyo şeklinde olanlara baktım, mutfağı ortak olanlardan. Bir kere burada volta atmak mümkün değil, küçücük; bir de pisler, anlatmakla olmaz. Hani gezerken oradan iki üç tane böcek geçse “ay pardon ya, biz de sizi rahatsız ettik” diyesi geliyor insanın, onların yaşama alanı çünkü, rahatsızlık veren biziz. Neyse ki şansım yaver gitti, evi buldum; hem de Kirkland’da. 1 oda, 1 salon, 1 mutfak ama eşyasız; ama o kümesten bozma yerleri gördükten sonra cennetim burası benim. Ne olacak ki, beyaz eşyalar zaten var, yerler de halı, masa ve sandalyeler de Zuzudan geldi, bir yatak bir de koltuk aldık mı herşey tamam. Cidden öyle oldu, bir kamp yatağı, iki yer minderi, bir de Ikea sağolsun koltuk, hatta koltuğun mukavva kutusu fon kartonu ile kaplanıp sehpa bile oldu bana. Gayet minimalist bir ev, çift kale maç yapmak için çok uygun, hatta canı sıkılana salonda takla atmalık (salonun bir ucundan diğerine üç takla ile ulaşılabiliyor, denedim oradan biliyorum, tecrübeyle sabit dediklerinden yani). Bir ay dolmuş bile evde, Seattle’da 5 hafta.

Zaman kavramının izafiyetini anlamak için yeterli bir süre aslında. İnsan 5 haftada özler mi alıştıklarını derdim ama özlermiş, bilememişim. Bazen İstanbulda, evimde uyandığımı sanıyorum, elimi yatağımın yanındaki masaya atıyorum telefonumu almak için, atıyorum atıyorum ulaşamıyorum, sonra açıyorum gözümü, “aaaa o ne? neredeyim ben?”. Bazen elimi dolaba atıyorum, şu kazağımı giyeyim diye. Arıyorum arıyorum bulamıyorum, gelmemiş o benimle, evde kalmış. Sonra denizi özlüyorum, vapura binip kahve içmeyi ve martılara simit atmayı özlüyorum (gerçi simidi bulsam, bi lokma bile vermem martılara, hepsini yerim =))) zaten buranın martıları simitten ne anlar). Ama yine de gökyüzünde martılar bağırdıkça kendimi mutlu hissediyorum, yakın geliyor onların sesi bana, tanıdık geliyor.

Ben bu şehirde 30 oldum. En çok o gün zorladı galiba beni; herkesten, herşeyden uzakta olmak; telefonun hiç çalmaması =( Ama öbür yandan dolup taşan mail box. Mesafelerin hiç olmadığını öyle güzel gösterdi ki. Neyse, güzel tarafından bakalım, bu arada 20leri bitirip 30lara geçme stresini yaşamaya fırsatım kalmadı =))))) Zaten inandırıcı da gelmiyor, ben ve 30, yok yok hiç bağdaştıramadım kendilerini =)

Yemek yapmaya çalışan Gülrizse tam komedi. İnsan ne yoksa onu arar derler ya, doğruymuş valla; ki ben kendimi yemeğe düşkün olmayan biri olarak tanımlardım. Kaç zamandır kırmızı mercimek çorbası diye delirip duruyordum. Yok kırmızı mercimekleri bunların, yeşili var, kırmızısı yok. Dün Seattle’da bir markette buldum, balıklama daldım kendisine. Gerçi alıştığımız kırmızı mercimeklere pek benzemiyor, sanki sarı mercimeği alıp kırmızaya boyamışlar gibi görünüyor ama olsun. Yaşasın artık dolabımda kırmızı mercimeğim var, çorbalık =)) Hatta yanında bulgur ve kuru üzüm bile buldum (bu arada laf aramızda Türkiyedeyken herhalde senede bir ya da iki kez yerdim bulgur pilavını, ama burada yok ya, nasıl kıymetli o benim için). Bir de şehriye buldum mu benden mutlusu olmaz. Sonraaaa pirinç unu yok ya, canım muhallebi istiyor. Hahahaha, canıma feyk attım, onu da bugün buldum. En kısa zamanda anneden muhallebi tarifi alınıp pişirilecektir. Şu an irmik arama tarama çalışmalarım devam etmekte, bu can şekerpare ve revani ister. Bu arada başarısız denemeler de yok değil. Börek isteyen bünyeme yaranmak için phyllo dough aldım, kendisine yufka muamelesi yapıp böreğe dönüştürmeye çalıştım ama hiçbirşeye benzetemedim =(((

Bir de marketteki arama tarama çalışmalarım var ki, onlar evlere şenlik. Geçenlerde zencefil lazım oldu (malum burada havalar biraz dengesiz, hastalık kaçınılmaz; bal ve zencefil öksürüğe faydalı derler ya –vay be, lokman hekimliğim de varmış benim-), gelin görün ki zencefilin ingilizcesi gelmiyor aklıma, e markete de bilgisayarla gitmiyorum, bağlanıp internete bulayım; koca bir reyon baharat; baktım, baktım, işin içinden çıkamadım. Buldum market görevlisini, dedim “hani christmasda falan kurabiye yapılır, içine konan bir baharat vardır, bana ondan lazım”. Kadıncağız bayağı bi güldü bana ama olsun ben zencefilime kavuştum ya, başka birşey istemem. Geçen gün de brokoli çorbası takıldı aklıma, dedim o kolay, yapayım da içeyim bari; bu sefer de kremada takıldım. Ne olur whipping cream ile heavy whipping cream arasındaki farkı bilen varsa söyleyiversin. Tamam biri heavy, biri normal ama hangisi bizim Türkiyede kullandıklarımızdan. Ben anlamadım bir türlü...

Böyle işte, fasülyeden de olsa bi yemek bloguyuz ya, yemek konusuna değinmeden olmazdı. Bundan sonra yediğin içtiğin senin olsun, gezdiğin gördüğünü anlat şeklinde devam edeceğiz sanırım.

Sevgiyle,

4 yorum:

Ferah Gülşen dedi ki...

Gülriz'cim önce geçmiş doğum gününü kutluyorum canı gönülden. 30mu? ah keşke 30 olsam diyorum bende :).

Evin harika, güle güle otur. Güzel günler, seninle olsun. Öpüldün. Kucak dolusu İstanbul havası gönderiyorum sana, hem de en iyotlusundan:).

pecete dedi ki...

Bebi'den fırsat kalırsa yazacağım inşallah sana...

Sevgi Küçük dedi ki...

bende geçmiş doğumgününü kutlarım.ve yeni evinde sağlıkla otur.
buraya ilk geldiğimde yaşadıklarının benzerini yaşamıştım bende.kaldı ki burası TC ye çok benzemesine rağmenne sorun olmuştu bana. hele de yemek konusu! insanının canı normalde istemediği ne varsa hepsini istiyor. revaniye bende takmıştım ve burada çakma bir revani bulup "iiğğğkk" bile demiştim. :)eve ilk gidişimde "et....kısır...sarma....pul biber...salça" diye sayıklamıştım da ailem kopmuştu. sabah kahvaltısına kısır istedim o derece yani :D
ve simit çay peynir üçlemesi...ahhh!!
ama inan çabuk alışacaksın sende. bir ara bakacaksın ki kendiliğinden bir sürü alternatif bulmuşsun. kısa zamanda yeni haberlerini bekliyoruz.
sevgiler

Bocuruk dedi ki...

Gülriz'ciğim,
Doğumgününü atlamışım tatlım ya:( Nice yaşlara sevdiklerin ve sevenlerinle, sağlıkla, mutlulukla. Güzel bir deneyim yaşıyorsun. Bu günleri tatlı tatlı anacağın günler de gelecek. Her konuda başarılar diliyorum.
Sevgilerimle...