Önce yolculuk; 13 mart Cumartesi sabahı. Gece uyunmamış, ağlamamak için direniyor gözler, uykusuzluktan ve kırpıştırılmaktan hafif kırmızılar. Saat çok çabuk ilerliyor, 5 oldu bile. Evden çıkma vaktidir. Anne ve babanın alana gelmesine izin verilmemiş, ilk vedalaşma evde olacak, ilk veda ilk sınav. 4,5’dan 5’le geçtim sınıfı, arabaya binene kadar tuttum boğazıma düğümlenenleri. Arkamdan su dökülmesini istemişim, ne olur ne olmaz, gelip de buralarda kalmayayım. Anne şaşkın, su dökülüyor peşimden ama ben arabaya binemeden; neyse ki ıslanmadım =) Ve alana yolculuk başlıyor. Allahım bu yol hiç bu kadar kısa olmamıştı, ne çabuk geldik. Bekliyoruz, her zamanki şebekliğim aynen devam. Abinin ısrarları sonucu kahvaltı ediliyor alanda, bir sandviçi yemek hiç bu kadar zor olmamıştı, inmiyor boğazımdan aşağıya, çay ne olur yardım et bana diyorum; sağolsun kaydırıyor lokmaları. Aaaa kontuarlar açılmış, verelim artık şu valizleri de kurtulalım kendilerinden ama yine de seviyorum sizi, kaybolayım falan demeyin olur mu, gelin benim peşimden Seattle’a kadar. Valiz faslını atlattık, şebekliğe devam; ikinci sınavda biraz daha mı başarılıyım ne? Bu da ne? Bir anons, e çağırıyorlar artık, davete icabet etmek lazım. İkinci ve son veda, buna şaşkınlık da karıştı artık. Bütün evraklar elimde, sıradayım veee son nokta: polis karşımda, soruyorum kendime “gülriz, son kararın mı?” diye, evet diyor içimdeki ses, “dönüş yok”. Mühür, bir gerçeği suratıma vurur gibi yapıştı pasaportuma, artık gittim, dönüş gerçekten yok. Son bir kez dönüp bakmak istiyorum arkama, dönüyorum bakıyorum, o da ne hiç kimse yok. Aaaa bu kadar mı bıkmışlardı benden? Hemencecik mi bırakıp gittiler? Şimdi dış hatlar terminalinin otoparkında çiftetelli mi oynuyorlar acaba? Derken görüyorum bana doğru sallanan elleri, yok yahu şaşkınlıktan ben görememişim kendilerini, o kadar bıkmamışlar benden =)
Yolculuk başladı, Londra’ya kadar olan kısmın nasıl geçtiği fark edilmedi bile. İçerde tarifsiz duygular var çünkü; hüzün mü, heyecan mı, sevinç mi, mutluluk mu, endişe mi; ne olduğunu bilemediğim, belki de ortaya karışık duygular... İndik bile Londra’ya. Offf bu alan da amma büyükmüş, yürü yürü bitmiyor. Hadi bakalım yine kontrol, bilgisayarı çıkaralım, montumuzu çıkaralım, aaa o da ne ayakkabılarımı da mı çıkaracağım? El valizimi x-rayden geçirdiler. O da ne? Kesmedi, bir daha geçirdiler, bir daha ???????? Polis geliyor bana doğru, kesin bir aksilik var ama ne? El valizimde ikinci bir laptop var mıymış? Yok yahu ne arar, bilgisayar ticareti yapacak değilim ya. Boşalt diyorlar valizi, nasıl yani? Ben bavulların kaybolma ihtimaline karşın birkaç günlük kıyafet, ayakkabı ne varsa tepmiştim bunun içine, nasıl boşaltacağım? Hadi boşaltması kolay, tekrar nasıl toplayacağım? Ne yapalım, başa gelen çekilir; başlıyorum boşaltmaya. Bu arada aklıma geliyor, diyorum ki “bak valizde external cd driver var, onu gormus olmayasın” diyorum. “Hımmmm, olabilir; neyse ya boşver boşaltma” diyor. E neredeyse yarısına kadar gelmişim, binbir güçlükle koyuyorum çıkardıklarımı. Aaaa o ne? Ayaklarım çıplak. Ayakkabılarım nerde, kırmızı ayakkabılarım neredesiniz? Ohh buldum, kim koymuş bunları buraya. Ölüyorum susuzluktan, susadığımda aklıma gelen ilk şarkı çok gıcık: “susadım çeşmeye varmaz olaydım...”. İçimden şarkımı söyleye söyleye buluyorum bir şişe su, ohhh kandım suya. Eveeet artık vakit geldi, uçuşun ikinci ve bitmek bilmez kısmı başlıyor.
Yerimi buldum, zamanında online check in yaptırmadığım için en arkanın bir önündeyim (tekerlik üstü kavramı uçaklarda da var mı acaba????). Oturuyorum koltuğuma, daha doğrusu havadan bırakıyorum kendimi. Tek istediğim uyumak, gözlerimi açamıyorum artık. Ama heyecan var, uykusuzluk ve yorgunluktan başa saplanmış bir ağrı var. Bir fincan kahveyle birazcık kendime geliyorum. Birşeyler okumak istiyorum ama olmuyor. Televizyon izleyeyim diyorum, o da olmuyor. Müzik dinleyeyim, o da yok. Salt yaptığım önümdeki ekrana bakmak: neredeyiz, tahmini varış süresi, varış noktasındaki hava sıcaklığı, kaç metre yükseklikteyiz vs. İnsan 9 saat boyunca bunları izler mi? Valla izledim, tabi başımın ağrısı geçmedi... En sonunda indik Seattle’a. Koltuğum en arka sırada olduğundan gümrük sırasının da en sonundaydım. Adamla muhabbet ederken aşağıdan valizlerin geldiğini gördüm. Yaşasın, iki valizim de gelmiş. Pek bir sevindim, hadi sevinmek normal de insan kalkıp gümrük polisine “hehehe yaşasın valizlerim gelmiş” demez, değil mi? Ben dedim, o da güldü bana. Sonra valizleri alma faslı, bir tanesini koydum arabaya ötekine imkan yok, rahat 5 dakika uğraştım orada valizi kaldırmaya; neyse sonra bi amca yetişti imdadıma, “yardım edeyim mi?” dedi, ah dedim sorulur mu =)))))))) Neyse koyduk valizleri arabaya, tekrar kontrolden geçtim. Oh dedim bitti, nerdeeeeee. Tekrar bir bant, demezler mi el valizi dışındaki valizlerinizi banta bırakın. Yine valizlerle bir iki hoş beş, sonra metroyla çıkış kapısına varış. Artık kendimde değilim, istediğim tek şey kendimi rahat bir koltuğa bırakmak. Yürüyen merdivende, el valizimi çekelemeye çalışıyorum, birileri bana deli gibi el sallıyor. Ben inatla boş gözlerle bakıyorum. En sonunda gülümsemeyi akıl ettim, afferin bana =) Veeee çok şükür alandan çıkıyoruz; hani insan uzaklardan gelince vatan toprağını öper ya, yemin ederim toprak topraktır deyip Seattle topraklarını öpecektim. Gri bir hava, deli gibi yağmur yağıyor, içim sıkılmış zaten bari güneş açsaydı. Ve eve varış, müthiş bir rahatlama hissi. Akşam yemeği, hoş beş derken saati 12 yaptık. Hadi bakalım yatma vakti ama o da ne, uykusuz geceler başlıyor. Jetlag bırak benim yakamı da uyuyayım.
Devam edecek (galiba)...
8 yorum:
Galiba??
Bu şarkı burda bitmez isterim ben devamını :))
Gülrizim benim de başım ağrıdı yazını okurken:)Neyse pek problem olmadan varılmış Seattle'a sevindim buna:) Yılın 340 günü yağmurlu kapalı havası olan bir yerde güneşi görmek biraz zor olacağa benzer:) Hiç gitmedim ama biliyorsun şu ünlü diziden biliyorum. Seattle Grace Hospital'a gidip resim çektirilecek unutma:)
Ayyy canım benim senide yazılarını okumayıda çok özlemişim.Ordaki günlerinide yaz olurmu.Devamı gelecek galiba olmasın, arkası yarın olsun.Yorucu bir yolculuk olmuş ama olsun sağ salim varmışsın.
Gülrizcim, okurken senle konuşur gibi hissettim kendimi, yazıp haberleri aktarmana çok sevindim, gelişmeleri merakla bekleyeceğim. Herşeyin istediğin gibi gitmesini umarım
Sevgiler
Özlemiştik...
İyi olmana sevindim.
Sevgiler
en nihayet yahu, özlemiştik sahiden. facebook filan iyi ama blogun tadı hiç bir yerde yok :)
Gulrizcim, yazını okurken kendi sıkıcı yolculugum aklıma geldi. Ben demiştim sana. Şimdi anlamışsındır ne demek istediğimi. Ama emin ol dönüş yolculugu çok kısa geliyor. :)
Devamını bekliyoruz. Opuyorum kocaman. :)))
Bir ümit baktım yazar mı diye. Lütfen yaz! Özletme kendini! Kocaman öpüyorum:) İstanbul'dan sevgiler...
Yorum Gönder